Şehrin Köpeklerine Müjdeler: Hayvan Tarihi, Faillik ve Türlerarası Anlatı
- Tahsin Aladağ

- 4 saat önce
- 16 dakikada okunur
Ahmet Birsen’in Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan Şehrin Köpeklerine Müjdeler romanı Hayırsız Ada sürgününden yola çıkarak çok kültürlü kent hafızasını çok türlü bir kent tarihine genişletiyor. Roman 1910 Hayırsızada Köpek Sürgünü’nü tarihin marjinlerindeki kısa bir dipnottan kurgusal bir türlerarası anlatının merkezine dönüştüren bir hikâye olma hüviyetini taşıyor. İnsan olmayan (nonhuman) türlerin kendilerine ait anlatılarının, anlam ve değer dünyalarının fiziksel ve coğrafi bir sembolü olarak tasarlanan ada, soyut bir kurtuluş ve ortaklık imkânını somutlaştırarak, bir türün tarihi içindeki trajediyi alternatif bir anlatının dini/mistik kodunun temel yapıtaşına dönüştürüyor. Şehrin Köpeklerine Müjdeler’in İstanbul’dan yola çıkarak küresel bir boyuta evrilen bu alternatif tarih yazımı, çok türlü ve çok özneli bir kurgusal tarihin imkânına işaret ediyor.

Bu yazı, Şehrin Köpeklerine Müjdeler’in hayvan sesini insan diline basitçe tercüme etmediğini; köpek anlatıcının, birbiriyle iç içe geçen anlatıcı sesler, içeriği belirsiz iletişim edimleri ve anlatma eyleminin türler arasında dağıtılması aracılığıyla antroposantrik (insanmerkezci) olmayan bir antropomorfizm (insanbiçimcilik) geliştirdiğini savunmaktadır. Roman, bu anlatısal stratejiyle Hayırsızada Sürgünü’nü insan merkezli kent tarihinin tali bir olayı olmaktan çıkararak türler arası paylaşılan ortak varoluş deneyimlerinin izinde kurgusal bir karşı-hafıza alanına dönüştürür.
Ancak bu alternatif tarih yazımının nasıl kurulduğu, antroposantrizmle nasıl ilişkilendiği ve hayvanları yalnızca birer temsil değil, birer özne olarak da kurgulamak isteyen her anlatının, insanbiçimcilik sorusunu nasıl ele aldığı sorunsallaştırılmayı bekleyen bir düğüm oluşturur. Romanın anlatıcı sesini oluşturan köpek sesi, hikâyenin açılış sekansında Kosta adlı insan karakterin öznelliğine erişebilen ve Kosta’nın psikolojik süreçlerini doğrudan tasvir edebilen bir konumdan konuşur: “Gururlu her genç gibi kendi müstakbel cenaze töreninin hayaliyle sarhoşluk içindeydi Kosta” (Birsen 9). Henüz bu kurucu sahneden anlatı, geleneksel Batı düşüncesinde hiyerarşik bir düzenleme içerisinde ayrıştırılan insan/hayvan ikiliğinin arasındaki bilişsel mesafeyi kısaltır. Anlatıcı-hayvan motifini işleyen geleneksel anlatıların aksine, yabancılaşmaya ve farklılaşmış bir algıya yer tanımayan, hayvanın bilişsel yapısını insanınkiyle aynı zemine yerleştiren bir söylem türü karşımıza çıkıyor. Köpek-anlatıcının dünya tasavvurunu şekillendiren anlamlar dizgesi ve değerler yelpazesi, insanınkiyle yer yer kesişse de ondan belirgin biçimde ayrılır. Bu farklılık, anlatının antropomorfizm tuzağına düşmesini ve kişileştirme tekniğinin bütünüyle insan merkezli, kaba bir temsil ilişkisine indirgenmesini önler. Buradaki insanbiçimciliğin hangi yollarla insanmerkezci olmayan amaçlara yöneldiği konusunu ileride daha detaylı ele alacağım. Anlatıcı köpeğin söylem dili, çok türlü bir kentin iç içe geçmiş, farklı ama eşit (heterotopik) bir öznesinin uzantısı olarak karşımıza çıkar. Bu kent manzarasının dinamikleri içinde, romanın anlatısı var olduğunu bildiğimiz maddi sebepleri – tüketim mallarının dolaşımından yayaların ulaşımına ve en önemlisi kamu sağlığına tehdit olarak algılanan bir tür olarak köpekler – etrafındaki kent politikaları (Gündoğdu 4) büyük ölçüde hikâyenin dışında bırakarak, tarihsel gerçekliği mitleştiren bir atmosfere zemin hazırlar. Bu zeminin detayları oluşmadan önce anlatıcının konumunun belirginleşmesi eserin türlerarasılık alanının inşası için elzemdir.
Hikâyenin başında Kosta’nın bütün psikolojik edimlerinin (intihar teşebbüsü, biyografik unsurların getirdiği duygulanımlar ve diğer mental süreçler) anlatıcı tarafından (bir üçüncü şahıs gözlemcisinin ötesine geçen netlikte) tasvir edilebilmesi anlatının öznelerarasılık zeminini inşa eden kararlardır. Kentteki ortaklık ile anlatıcının öznelerarası ilişki zeminini türlerarası bir düzleme taşıması, birbirinden farklı iki olguya karşılık gelir: İlki toplumsal ilişkiler ağının bir yankısı, ikincisi ise edebî/anlatıbilimsel bir tekniktir. Bununla birlikte burada asıl vurgulanan bu iki olgu arasındaki paralelliktir. Gündoğdu’nun da belirttiği üzere, Hayırsızada Köpek Sürgünü’ne uzanan tarihsel süreç, insanlarla köpekler arasındaki mesafeyi giderek büyüten estetik, tıbbi, ekonomik ve idari çekişmeler tarafından biçimlendirilmiştir (Gündoğdu, 43). Buradaki mesafe, yalnızca aynı kenti paylaşan iki toplumsal tür arasındaki ayrışmayı değil, iki farklı varoluş biçimi arasındaki ontolojik uzaklaşmayı da ifade eder. Romanın ölçülü antropomorfizmi ise hayvanların bilinemezliği ile duygusal anlaşılabilirliği arasında kurduğu dengeli kurgusal ilişkiler ağlarıyla bu mesafeyi genişletmektense daraltan bir “ortaklık” veyahut “birlikte oluş” (Haraway 221) tarihi öneriyor.
İnsan olmayan hayvanların bu türlerarasılık hâlini nasıl kurduğuna değinmeden önce, eserin insan karakterlerinin genel hatlarını çizmekte fayda var. Anlatı, tipleştirilmeye elverişli tarihsel özneleri, somutluklarını ve dirimselliklerini öne çıkaran, fakat onları karikatüre indirgemeyen özgünlükleriyle cisimleştirir. Böylece tarihselliğin tipleştirmeye açık yönlerini dramatik çelişkiler üzerinden işler ve aşinalık ile bireysellik arasında dengeli bir anlatı çerçevesi kurar. Romanın insan karakterlere dair canlılığının ve duygusal çelişkilerinin tepeye çıktığı sahneler, dramatik bir durumun zemininde ironiyle yarı-romantik denebilecek bir duygusallığın çatıştığı sahnelerdir. Dimitri ile Vasil arasındaki diyalog, Dimitri’nin hicivle işlenen, ancak tipiklik ile özgünlük arasındaki dengeyi koruyan söylemleriyle Vasil’in muğlak, neredeyse mistisizme yaklaşan bilgeliğini karşı karşıya getirir. İki karakter arasındaki çelişki “Yıllar süren ırk bilim çalışmalarım beni acı bir sonuca ulaştırdı” diyerek (Birsen 19) esasında Türk olduğunu itiraf eden Rum milliyetçisi Dimitri’nin hicive dayanan sesiyle kendisine “Yaşayan bütün köpekler üzerine yemin ederim ki..” (Birsen 21) diye başlayan romantik/mistik vaatler sunan Vasil’in yapılarının indirgenemez gerilimidir. Bu karşıtlık, Vasil’in sözlerinin etkisini daha da güçlendirir. Bu dramatik sahnelerin çoksesliliği, alelade bir realizmin ölçülüğünü engellediği gibi, Vasil’in ezoterizmini de taşkın bir duygusallığın pençesinden kurtarır. Duygusallık ve ironi arasındaki bu denge romanın insan tahayyülü ile insan olmayan türlerin tahayyülü arasındaki devamlılık zeminini oluşturan unsurlardan biridir. “Kemiğe ve en tatlı şerbetlere yemin olsun” (Birsen 22) diye söze giren köpek anlatıcı da sesinin hangi anlam dizgesini yankıladığını üslupsal bir tercih olarak duyurarak tıpkı Vasil/Dimitri karşılaşmasındaki ironik duygusallığın ince ölçüsünü devam ettirir. Metindeki bu türden duygusal paralellikler türler arası ortaklık alanını tesis etmek için hayatidir. Mark Payne’in The Animal Part adlı eserinde belirttiği gibi, bu tür özdeşleşmeler, her insanın doğal olarak tâbi olduğu duygusal sınırların ötesine geçmemizi sağlar ve insan dışı canlıların kendilerine özgü duygusal varoluşlarıyla aramızdaki sürekliliğin kurulmasında belirleyici bir rol oynar (Payne 36). Romanın türlerarasılığı kurmasının önündeki en önemli sınır, insan dilinin egemenliği, başka bir deyişle, köpeğin dilini insan dilinin kalıpları içinde ifade etme zorunluluğudur. Ne var ki, duygusal süreklilikler bu sınırlılığın kısmen aşılabildiği bir müştereklik alanı açar ve romanın salt bir ‘duygusal çeviri’ye indirgenmesini engeller.

Romanın duygusal kırılma noktalarından birini oluşturan "Bir anne köpeğin feryadı ve efendimizin köpeklere öğütleri” adlı bölümde, yavrularını yitiren bir köpek annesinin feryadının tasviri, insan olmayan hayvan varoluşu ile insan dünyasının kültürel kodları arasındaki duygusal ortaklığı görünür kılar. Yazar, dinî motifler ve aile ilişkileri üzerinden türler arası kültürel kodların ortaklığını belirginleştirir; romanda ifade edildiği şekliyle söylersek, “köpeklerin dilini bilmeyen bu adam yalnızca bir inilti duyuyordu” (Birsen 23); fakat duygusal ortaklığın mümkün kıldığı tahayyül edimi içinden geçen anlatıcı ses, bu iniltide ortak kültürel kodlarla şekillenmiş bir söylem bulur. Böylece doğa-kültür ikiliğine dayanan ve kültürü yalnızca insana ait bir varoluş alanı olarak kuran antroposantrik yapıları, türlerarası anlatı lehine yerinden etmeye yönelir. Yine insanmerkezci kültür fikrinin politik imalarının kent yapısında yansımasının, çok türlü kent imajı lehine yapıbozuma uğratılması görevini üstlenen bir diğer anlatı unsuru da neredeyse eskatolojik bir olay olarak tarif edilen mahalle sınırlarının kalkması olayıdır. Şehrin Köpeklerine Müjdeler, antroposantrik kent tahayyülünün dinamikleri içinde köpeklerin öznelliği üzerinden deneyimlenen toplumsal dönüşümü dinî ve eskatolojik alt tonlarla işler. Böylece şehri türlerarasılığın mekânı olarak yeniden kurar ve mekânsal iç içe geçişler aracılığıyla türler arasındaki duygusal sürekliliği duyumsatır. Mekânın duygusal sürekliliğin vurgusunu güçlendirmesinin bir diğer örneği de Vasil’in kapatıldığı bimarhanenin hem fiziksel bir yapı hem de toplumsal bir mekân olarak, içindeki insanları hayvan deneyimine yaklaştıran (nesneleştirme, tutsaklık ve iradeden yoksun bırakılma) ve neredeyse Derrida’nın hayvanat bahçeleri için öne sürdüğü otopsik modeli çağrıştıran (Derrida 298) işlevlere sahip olmasıdır.
Empatik Muhayyile ve İnsanmerkezci Olmayan Antropomorfizm
Türlerarasılığın anlatı düzeyinde nasıl kurulduğunu açıklığa kavuşturmak, romanın yukarıda değindiğimiz “antroposantrik amaçlara hizmet etmeyen antropomorfizmini” anlamak bakımından merkezî önem taşır. Öncelikle roman boyunca iç içe geçmiş iki anlatıcının farklı konumlarını ayırt etmemiz gerekir: ayrım çizgileri ekseriyetle bulanık olan bu iki anlatıcı ses, anlatının öznelerinin iç ve dış dünyalarına dair erişebildiklerinin ölçüsüyle değil, daha ziyade anlatının hangi anlam ve değer sistemlerini odağına alarak kurdukları yönünden farklılaşır. Örneğin, insan-merkezli algının değerler sistemiyle hareket eden anlatıcı ses Vasil’i bir meczup olarak değerlendirir ve bu çağrışımın sözlüğüyle tasvir ederken, insan olmayan anlatıcı sesin (köpek anlatıcının) Vasil’e yönelik sözlüğü ona “efendi”lik atfeden değerler dünyasıyla şekillenir. Bu iki sesin üslup, sözcük seçimi ve duygusal tavır yönündeki farklılıkları, insan olmayan anlatıcının özgün dünyasının yapısal özelliklerini ön plana çıkaran bir anlatısal aygıt işlevi görür. Hayvanın anlatıcı konumundan doğan üstkurmaca işaret, hayvan deneyiminin bilinebilirliği sorunuyla iç içe geçtiğinden, türlerarası anlatının imkânını belirleyen temel düğüm noktasını oluşturur. Yukarıda değindiğimiz antropomorfizm sorusu tam da bu noktada, insan olmayan türün anlatıcı konumuna yükseldiği düzeyde ortaya çıkar. İnsan olmayan hayvanın bilincinin yapısı kurgusal olarak tahayyül edilebilir ve erişilebilir kılındığı noktada antropomorfizmin sorunsallaştırılması gerekir. Öncelikle, hayvan bilincinin erişilebilirliği ve bilinebilirliği sorusu, anlamlı bir antropomorfizm tartışması için kaçınılmazdır. Thomas Nagel’in ünlü makalesi bu tartışmanın geleneksel giriş noktalarından birini oluşturur: Nagel’e göre bir organizmanın bilinçli mental durumlara sahip olması demek, o “hayvan gibi olmak” diye bir şey mümkünse söz konusudur (Nagel 436). Yarasa örneğinden hareketle hayvan bilincinin bilinebilirliği sorununu kavramsallaştıran Nagel, insan muhayyilesinin sınırlı menzili nedeniyle ancak bir yarasa olmanın bizim açımızdan nasıl bir deneyim olabileceğini tahayyül edebileceğimizi öne sürer; bir yarasa açısından yarasa olmanın nasıl bir deneyim olduğu ise insan zihninin yapısal sınırları nedeniyle tahayyül edilemez. Şehrin Köpeklerine Müjdeler’in öyküsünün temelini oluşturan anlatısal konum, insan dışı öznenin çok türlü kent kültürünün içinden konuşması, Nagel’in zihin kuramını takip edersek, bilinebilirliği mümkün olmayan bir zihinsel durumu betimlemeye yönelir. Dóro’nun roman boyunca betimlediği psikolojik süreçlerin—ister kendisine ister romanın diğer karakterlerine ait olsun—insan zihninden yapısal olarak farklı oldukları gerekçesiyle tahayyül edilemez sayılması, örneğin kitabın ilerleyen bölümlerinde kurduğu köpek merkezli tarih anlatısını (Birsen 102) imkânsız kılacaktır. Zira Nagel’in zihin kuramının paradigmasında, Dóro’nun bilincinin tarihsel olayları nasıl algıladığını tahayyül etmek, insan zihninin yapısı gereği, mümkün değildir. Tartışmayı Nagel’in bıraktığı noktada ele alırsak, edebiyat çalışmalarını türlerarasılığın imkân dışı bırakıldığı bir nevi biyolojik solipsizme terk etmek zorunda kalırız. Ancak Mark Payne’in The Animal Part’ta Nagel’a karşı geliştirdiği argüman bu muhayyile kavramsallaştırmasının sorunlarını açıklamak konusunda oldukça yetkindir:
“Nagel'in imkânsızlık iddiası, başarılı ve başarısız hayal etme arasındaki bir karşıtlığa dayanmaktadır. Peki, bir yarasa veya bir korsan olmayı başarısız bir şekilde hayal etmek ne anlama gelir? Nagel'e göre bu, bir yarasanın algısal deneyimine sahip olmamak anlamına gelir, ancak bu bir yarasa olmamaktır, bir yarasa olmayı hayal etmede başarısız olmak değildir.” (Payne 14)
Payne’in bu epistemolojik sınırlamaya karşı geliştirdiği “empatik muhayyile” (empathetic imagination), hayatın bütünselliğine ilişkin kavrayışının temelini oluşturur (Payne 4). Derrida’nın The Animal That Therefore I Am adlı eserinde “felsefi bilgi” ile “şiirsel düşünme” (Derrida 7) arasında yaptığı ayrımdan hareket eden Payne, kurgusal anlatının empatik muhayyile yoluyla hem antroposantrizme alternatif bir gerçeklik tahayyül etme hem de Aldo Leopold’un “bir dağ gibi düşünmek” (Leopold 121) ifadesinde somutlaşan bütünsellik anlayışını kurma imkânını vurgular. Birsen’in romanı için söz konusu olan da bir köpeğin ya da insan dışı bir türün mental deneyiminin kendisi için ne olacağını tahayyül etmek değil; tam aksine, insan deneyimiyle ortaklaştığı canlılık/varoluş alanlarında kesişen unsurları tahayyül etmektir. Şehrin Köpeklerine Müjdeler, roman boyunca insan ve köpek deneyimlerinin duygusal kesişim alanlarını ön plana çıkarır; kutsal metinlerin üslubunu çağrıştıran “genesis” bölümünde anlatılan hikâyenin duygusal doruk noktası insan hayvanının deneyimiyle köpeğin deneyiminin kesiştiği cümlelerde yer alır: “Dünyanın bütün köpekleri yüce Hetepheres’in ölüm haberini taşıyan rüzgârları yerlerinde hissetti, içleri buruldu, onu hiç görmemiş olanların bile” (Birsen 39). Bu kesişim noktasının anlatıya dâhil edilmesini mümkün kılan köpek bilincinin insan bilinci üzerinden tahayyül edilmesi değil, iki deneyim arasında duygusal süreklilik üzerinden geliştirilen ortaklık imkânıdır. Bu noktada Nagel’e geri dönerek belirtmek gerekir ki her edebi anlatı – zorunlu olarak – bir öznelerarasılık alanının ön kabulüne yaslanır. Anlatıcının belirli mental süreçleri kurgulayabilmesini ve yazarın kendisi olmayan zihinleri tahayyül edebilmesini mümkün kılan öznelerarasılık alanı, özünde en az Nagel’in örneğindeki yarasa kadar nihai olarak bilinmez olan bir zihni, Payne’in empatik muhayyilesinin mümkün kıldığı ölçüde erişilebilir hale getirir. Edebî anlatı, fabl ya da kıssa modelinden farklı olarak, didaktik bir temsil kurmaya değil; doğrudan ifade edilemeyen bir deneyimi kurgulayıp yazınsal yaratıcılık yoluyla bilinebilir kılmaya yöneliyorsa, inşa ettiği ilişkiler ağı—ister insan-hayvanlarla insan-dışı hayvanlar arasında, ister insan-dışı hayvanların kendi aralarında olsun—duygusal sürekliliğe ve faillerin bilinç sahibi ötekiler olarak tahayyül edilmesine dayanır. İnsan Ötekinin bilinci, insan dışı bir kültürün unsurlarından anlamlı bir ölçüde ampirik olarak erişilebilir olmadığına göre, insan öznelerin etkileşimlerini mümkün kılan öznelerarasılık alanı ile insan olmayanları da anlatıya birer fail olarak dahil eden türlerarasılık alanı, kurgusal bir yapının sınırları söz konusuysa, pek de farklı olmayacaklardır. Roman boyunca bunu, yalnızca insan Ötekiler arasındaki çelişkileri ve ilişkileri sunan sahnelerde – örneğin Vasil ve Dimitri arasındaki diyalog (Birsen 21) ya da İTC (İttihad ve Terakki Cemiyeti) komitesinin tartışması (Birsen 28-29) – birbirlerine indirgenemeyecek ve birbirine erişemeyecek zihinleri nasıl tasvir ettiğinde de görürüz. Gerçekten Vasil ve Dimitri’nin zihinlerinin (anlatıcının hangi hayvan türüne mensup olduğundan bağımsız olarak) bir söylem biçimi tarafından eşit ölçüde bilinebilir kılınması ile insan olmayan bir türün zihninin erişilebilir kılınması arasında anlamlı bir fark yoktur. Payne’in de öne sürdüğü üzere, insanın, yarasanın ve diğer hayvanların paylaştığı bir ‘varlık’ zemini söz konusudur; diğer hayvanların hayatlarına dâhil olmanın yolu ise insanların deneyimlerini anlamak için kullandığımız empatik muhayyileyi insan olmayan türleri de kapsayacak biçimde genişletmektir (Payne 15). Bu türlerarasılık alanı, hayvana dair geleneksel yazının Ryan’ın işaret ettiği iki temel açmazını—hayvan deneyimini bütünüyle göz ardı etmek ya da hayvanın maddi varlığını sembolik varlığına indirgemek—(Ryan 69) aşmaya yönelik güçlü bir girişimdir. Mine Yıldırım’ın da roman üzerine kaleme aldığı yazıda belirttiği gibi, kurmacada hayvan sesine faillik kazandıran bu anlatı tekniği, tarihsel olanı yeniden okuma imkânı sunar:
“Bir hayvana kurmacada söz vermek onu gerçekten konuşturmaz elbette. Ama Birsen’in yaptığı ne hayvana bir insan sesi giydirmek ne de onun bakışını asla erişemeyeceğimiz kutsal bir sır olarak yüceltmektir.” (Yıldırım)
Hayvana insan sesi giydirmek ile onun bakışını sırlaştırmak arasındaki ikiliği aşmak, insanmerkezci antropomorfizm ile hayvan deneyimini tamamen bilinmez kılan epistemolojik yoksayma arasındaki çıkmaza Birsen’in verdiği yanıt olarak okunabilir. Yıldırım da bu yaklaşımı “arşivin sustuğu yerde susmayı reddetmek” olarak tanımlayarak bu ikiliğin ötesine geçen kurmacanın tarihsel olanı türlerarası bir düzlemde yeniden kurma işlevine dikkat çeker.
Böylece özenle yoğunlaştırılmış bir antropomorfizm, insan olmayan hayvanların zihinlerinin kurgulanmasına alan tanıyan bir türlerarasılık alanını inşa ederek insan olmayan çoklu failleri kavramsallaştırmak için faydalı bir vasıta sağlar (Ryan 68). Yine Payne’e dönecek olursak, “Napolyon’un, Emma Bovary’nin ya da ölü akrabalarımızın yaşamlarını hayal edebilirken hayvanların yaşamını hayal edemeyeceğimizi” ileri sürmek, muhayyileyi fazlasıyla sınırlandırmaktır. Aynı şekilde, Dóro’nun zihninin çok türlü bir kültür mekânında hangi değer yargıları doğrultusunda işleyebileceğini hayal etmenin ya da “Üçüncü müjdesini benim dilimden köpeklere iletmiş olsun” (Birsen, 106) cümlesindeki “benim dilim” ifadesinde somutlaşan, Dóro’nun bilinçli biçimde üstlendiği anlatıcı konumunun olanaklılığını kabul etmenin önünde de kategorik bir engel yoktur. Bu inkâr, edebiyat eserleri söz konusu olduğunda, her kurgusal eserde dilin içinde gerçekleştiği öznelerarasılık alanının empatik muhayyileye dayandığını inkâr etmektir. Bu empatik tahayyülü insan olmayan hayvanların yaşamına genişletmek ise antroposantrizmi yerinden etmeye yönelik edebi dili mümkün kılma çabasıdır. Derrida’nın “iletişimsel olay”ı (aktaran Payne 9), romandaki türler arası iletişimin nasıl kurgulandığını anlamak için değerlidir: Köpekler ve onlarla iletişim kuran insanlar arasındaki ortaklık ve anlaşılabilirlik alanı, ne tam anlamıyla insan dilinin insan olmayan türlere de atfedilmesi kadar basittir ne de dil becerisinden tamamen ayrıştırılabilecek basitlikte bir iletişimsel olaydır. Vasil’in köpeklerle konuşmasını mümkün kılan ne köpeklerin antroposantrik bir “dil”’e itilmesi ne de hayvan iletişiminin tamamen antropomorfize edilmesidir, muğlak bir “iletişim olayı” olarak gerçekleşen metinsel bir türlerarasılık alanıdır.
Hayvan Failliğinden Türlerarası Karşı-Hafızaya
Hayvan deneyimini empatik muhayyilenin erişimine sunabilmek için edebiyatın işlevi onu bir anlatının içine yerleştirmek ve yalnızca bilinmez bir varoluşun değil, anlaşılabilir ve hissedilebilir bir “hayat olarak hayatın” deneyimini inşa etmek olmalıdır. Bir anlatının – tıpkı konuştuğumuz romanın birçok hayvanla yaptığı gibi – kuvveti hayvanlarda yalnızca insan duygularını ve acılarını belirli anlarda temsil etmekten değil, her hayvanın tekilliği içinde özgün bir yaşamı olmuş, özgün ilişkiler kurmuş ve kendi hayatını bir anlatı olarak yaşamış (ne kadar kurgusal olsa da) birer birey olarak tezahür etmesine olanak tanımasıdır. Dóro’nun, Tulumba’nın (Roman’ın diğer bir insan olmayan karakteri) birer özne olarak anlaşılabilmesi onların aileleri olan, birer anlatı teşekkül eden yaşamları olan, dünyayla kurdukları özgün ilişkiler bulunan bireyler olarak tasvir edilmesi sayesindedir. Eserin mitolojisinin oluşumsal kökeni olan Tulumba bize bütün köpek türünün alegorik bir temsilcisi olarak değil, beş günlük bir enikken annesini kaybetmesiyle (Birsen 96) başlayan ve Bahri Bey ile olan yoldaşlığıyla devam eden bir biyografiye sahip tekil bir canlı olarak sunulur. Tulumba’nın özgünlüğü ve tekilliği onu doğrudan köpek türünün bütününden yalıtacak ve bireyleştirecek “bütün köpekler mutludur ama bazılar mutluluğun yapıldığı maddeyle öyle bir sarmalanır ki mutsuz olmayı unutacak dahi mutlu olurlar.” (Birsen 96) ifadesiyle duyurulur. Benzer biçimde muhayyel empatinin yolunu açan ve bizi Dóro’nun deneyimine erişebilir kılan Dóro’nun acısı değil, acısının anlatısının bizim anlatımıza olan benzerliğidir; bedensellikte ve toplumsallıkta ortaklığımızın ön plana çıkarılmasıdır. Vasil’in takipçisi olan köpekler, birbirlerinden ayırt edilemeyecek biçimde, bütün bir türün temsilcileri olarak değil, sunuluş biçimleriyle birbirinden izole edilen tekil failler olarak kurgusallaştırılarak, sahip oldukları bütün duyguları, tavırları ve eylemleri yoğunlaştırırlar. Hayvanların homojen gruplandırılmasına karşı bu direniş ve heterojenlikte ısrar, insan dışı hayvan bedenlerinin failliğe elverişli yapılarını da ön plana çıkarır. Bedenler arası benzerliklerden ve farklılıklardan yola çıkarak insanlıkla hayvanlık arasındaki çizgilerin çoğullaştırılması ve karmaşıklaştırılması insan/hayvan ikiliğinin kültürel zeminde metinsel yapıbozumunu hazırlayıcı bir önkoşul görevi görür. Kültürel sahnedeki bu karmaşıklık ve sınır ihlalleri Ryan’ın Haraway’e atıfla ileri sürdüğü “dünya”nın ne olduğunu (nasıl kurulduğunu) kavramsallaştırırken anlatıyı hayvanların yol göstericiliğini takip etme fikrine yakınlaştırır (Ryan 153). Romanın sonunda Kilikyalı Kâtip’in “Ben senin kâtibinim, ne söylersen onu yazacağım” (Birsen 117) diyerek ifade ettiği duygusal yakınlık da bu “yol göstericilik” fikrinin romanın anlatısına nasıl zemin teşkil ettiğini gösterir niteliktedir.

Vasil’in konumlandığı kültürel alana ilişkin en temel soru, bu Mesih figürünün hangi türün deneyim alanına ait olduğudur. Vasil’in metindeki rolünü açıklığa kavuşturan unsur ise anlatıcı konumundaki insan dışı bilincin geliştirdiği anlatılarda beliren Mesih motifidir. Bu anlatılar, insan tarihiyle büyük ölçüde paralellik göstermelerine rağmen özerk bir hayvan tarihi inşa etmeye çalışır. Sözü edilen bu tarih anlatısının (hem mikro ölçekte Hayırsızada Sürgünü’nü hem de makro ölçekte bir küresel tarihi, hatta tarih-öncesini ve söylencesel anlatıları kapsayan) madunun ve marjinalin, tarihsiz ve sözsüz bırakılmışın, büyük anlatı sistemlerince dışlanmış olanın kendi büyük anlatısını kurma çabası olarak ironiye dayandığını gözlemlesek de, inşa edilen duygusal ve sosyal çelişkilerin yükü varış noktasını kolayca “ironi” veya “hiciv” ile bağdaştırılamayacak ağırlıktaki tarihsel ve türler arası gerilimlere taşır. Hatta politik sahnede türler arası gerilim, mesafe ve yabancılaşma kitapta koşut ilerleyen (ve ironiyle ciddiyet arasında gidip gelmesiyle hayvan tarihine duygusal süreklilikle bağlanan) ulus çelişkilerinin ölçeğini küçültür. Bu çelişkiler üzerine temellenen türler arası ilişkiler ağı, insan-hayvanı tabii olarak Doğa’nın alanından Kültür’ün alanına geçmiş olan geleneksel okumayı işlevsizleştirir; insan olmayan hayvanların birer temsil aracından öte, özneler olarak Kültür’ün kurucuları halinde tasvir edilmeleri, insan-dışı karakterleri geleneksel hayvanlık/insanlık kavramsallaştırmalarının sınırlarının dışına çıkarır. Dóro’nun romanın sonlarına dair anlattığı köpek merkezli kent tarihi yahut Vasil’in bir köpek mitolojisi türlerin yaşamlarının ve kültür üreten edimlerinin ortak yapısına vurgu yaparak sözü geçen ikilikleri muğlaklaştırmaya yarar. Eserin tarihsel sahnesinde, Geç Dönem Osmanlı siyasal atmosferinin unsurları kaçınılmaz olarak yer edinir; ancak anlatının ters yüz ettiği realizm, bu siyasal çelişkilerin Osmanlı toplumunun bütünselliğini yansıtan tipleştirilmiş öğeler olarak temsilinden ziyade, türler arası mesafeye dayanan tezatlar ve yabancılaşmaların etkisiyle siyasi olanın çatladığı ve mitleştiği bir kurgusallığa geçiş yapar. “Komite toplanıyor” bölümü bunun en çarpıcı örneklerindendir: İTC toplantısında insan tarihine dair “gündem maddeleri” hızlıca geçiştirilirken konunun son ve ehemmiyetsiz maddesi bu bölümün çoğunluğunu oluşturur (Birsen 27-31). Öyküleme hızında bu orantısızlık dönemin politik çelişkilerinin bir “tipiklik” ya da realizm dokusu işlevi görmediğini, aksine bu türlerarası alanın kurgusal yapısını kuvvetlendirdiğini gösterir. Bu mitleştirici söylem biçimi eserin çok türlü anlatıcı seslerinin dekoratif bir motiften ziyade Kültürün türler arası görülme biçimlerinin olanaklarını araştırmak için tekrar tekrar döndüğü bir olgudur. Semavi dinleri, Budizm ve Hinduizmin metinlerini ve benzeri kültürel ve tarihsel anlatıları yankılayan hikâyeler (genellikle Vasil veya Dóro tarafından aktarılan efsaneler), insan deneyiminin insan-dışı hayvan deneyimiyle kesiştiği noktalardan yola çıkarak kurgulanır; Vasil’in köpeklere getirdiği peygambevari müjdeler bu iki kültürel alanın kesişiminin en somut örneğidir. Farklı dünya tasavvurlarının aynı anlatı nesnelerini yeniden yorumlamasının parodik özelliğini bastıran da türlerarası iç içe geçmenin, farklı anlatı katmanları arasına sirayet etmiş olmasıdır. Eserin temel anlatısının failliğinde kurucu rolü üstlenen insan olmayan türlerin dini, mitsel ya da tarihsel anlatılarını kendi özerk alanlarında kurgulamaları, böylece ne tipleşmeyi amaçlayan alegorik bir yazın biçimi ne de parodiyle temsilleşen ve kültürün aktarılması için psikanalitik vasıtalar görevi gören bir edebi araç olur. Aksine, roman türler arası kesişimlerin farklı dünya algılarını ortak bir anlatıya dönüştürme imkânına yaslanır. Ancak burada duygusal ortaklığın hayvan deneyiminin çeşitliliğini insan deneyimine indirgeme riskini de tartışmak gerekir. Roman boyunca duygusal ortaklığın inşası türlerarası alan için kurucu nitelikte olsa da hayvan duygulanımlarının çeşitliliği oldukça sınırlıdır ve araçsal da olsa insanbiçimci yaklaşım türlerarası sınırları bulanıklaştırırken beraberinde farklı türlerin özgün duygusal yapılarını da insan deneyiminde bütünleştirme riskini getirir. Eser boyunca karşımıza çıkan farklı köpek figürlerinin anlatı karakterleri olarak çeşitliliğine rağmen duygusal olarak köpek varoluşunun özgün duygusal çeşitliliğini vurgulamaktan uzak kalışı türler arası ortaklığın iki yönlü doğasına işaret eder. Bu türler arası ortaklığın insan-dışı hayvanı kültüre dâhil eden niteliği mesih figürünün köken noktasının anlaşılmasıyla iyice aydınlatılır. Bu köken noktasının tesis ettiği temel ilişki, bir insanın (Vasil) bir köpekle (Tulumba) olan karmaşık ve çok yönlü deneyimi sayesinde failliğin mekanik nedensellik tasavvurundan uzaklaşması ve insan türünün yoksun olduğu bir deneyim çeşidine yönelerek evcilleştirme/eğitme pratiğine dayalı geleneksel ilişkiyi yerinden etmeye yönelmesidir.
“Tulumba bana bakmayı ve görmeyi öğretti; hem de öğretmeye çalışmadan, talep etmeden, sadece bakarak ve görerek, hiçbir arzuya kapılmaksızın, neşe ve mutlulukla. Böylece onun gözüyle evreni görmeye başladım ve öyle bir gün geldi ki her şey benim önümde de bir defter gibi açıldı.” (Birsen 101)
Evcilleştirme/eğitme ilişkisinin yeniden tasavvuru insanların ve hayvanların bir uçurum tarafından bölünmemiş, dolaşık bir ilişkiselliğe ulaşmasını ve failliğin daha karışık bir dağılımını imler. Roman boyunca, bu ters çevrilmiş “evcilleştirme/eğitme” ilişkisinde köpekler, hizmet eden araç rolünden özne rolüne geçiş yapar; gerçekten de anlatının belirleyici eylemlerinin özneleri, insan aktörlerden çok köpek aktörlerdir. Vasil’i kurtarıcı/mesih haline getiren kilit eylemin öznesinin bir köpek olmasının yanı sıra, hikâyenin var olmasını mümkün kılan “anlatı” eylemi de bir köpeğe aittir. Hatta araçsallaşan varoluş, yalnızca mekanik bir aracı, iletici rolüne gönüllü biçimde soyunan Kilikyalı Kâtip üzerinden insanınkine dönüşür. Böylece Berger’in “mutlak olarak marjinal kılınmış” hayvanı, anlatının aracısı değil, merkezi fail hâline gelir. Anlatı düzeyinden kültürel düzeye taşınan türlerarasılık farklı algılama biçimlerinin eşit ölçüde meşru hâle getirilmesiyle türlerarası sınıflandırmayı, taksonomiyi ve hiyerarşiyi geride bırakarak insan-hayvan ve insan olmayan hayvan arasındaki tanıdık sınırları bulanıklaştırmaya hizmet eder. Vasil’in hikâyesini Orpheusçu bir sahneyle sona erdiren bölümde (Hayırsızada’da efendisi olduğu köpekler tarafından parçalandığı “Adanın kanla sulanışı” başlıklı bölüm) ise aynı olayın deneyimine dair iki indirgenemez ve eşit ölçüde kuvvetli algılama biçiminin yan yana getirilmesinde insan dışı türlerin yaşantısının bir diğer önemli bölümü inşa edilir.
Eserin sonundaki Kilikyalı Kâtip bölümüne geri dönersek, bu sahnede yukarıda sözünü ettiğimiz failliğin daha karışık ve dolaşık bir dağılımının son raddesini buluruz. Türlerarasılık alanının kurgusallıkla olan ilintisinin kökenini, yani hikâye anlatma edimini, iki türün ortak eylemi haline getiren roman, Kâtip aracılığıyla Dóro'nun hikâyesini dillendirirken anlatının farklı katmanlarını oluşturan bütün unsurları muğlak bir hakikat ve biçim tartışmasıyla sınar. Dóro'nun bu tartışmalarındaki kısa sözleri, insan bilinciyle insan-dışı türlerin bilinci arasındaki mesafeyi kapatan empatik muhayyilenin ve "insanmerkezci amaçlara yönelmeyen antropomorfizmin" ifadesi gibidir:
“Köpekler benzetmeleri, abartıyı, yalanı, söz sanatlarını ve dolaylı anlatımları sevmez. Sadeliğin gerçek tutkunlarıdır onlar. Ancak insanlar bundan sıkılır, havlamadan başka bir şey duyamazlar. O yüzden insanlara göre bir hikaye anlatacağım” (Birsen 118)
Buradaki anlatı sorusunu önemli kılan yalnızca metinselliğin metin-dışı gerçeklikle olan sorunlu ilişkisi değil, hayvan deneyimini merkeze alan romanın kendi sınırlarına dair öz-düşünümsel ve meta-kurgusal yorumlarda da bulunmasıdır. Yazı boyunca tartıştığımız insanbiçimcilik sorusunu ve kurgusal anlatının türlerarasılık alanının sunduğu imkânı Dóro özetler. Haraway’in “birlikte oluş” anının Dóro ve onun hikayesini yazan Kâtip’in failliklerinin iç içe geçilmesiyle yakalandığı sahne aynı zamanda Haraway'in Companion Species Manifesto eserinin ünlü açılışının son paragrafını anımsatır:
“Yasak konuşmalar yaptık; oral ilişki yaşadık; sadece gerçeklerden ibaret hikâye üstüne hikâye anlatmakla birbirimize bağlıyız. Birbirimizi, neredeyse hiç anlamadığımız iletişim biçimlerinde eğitiyoruz. Biz, doğası gereği, birbirine eşlik eden türleriz. Birbirimizi, bedenen yaratıyoruz. Birbirimizden önemli ölçüde farklı, belirli farklılıklarımızla, bedenimizde sevgi denen iğrenç bir gelişimsel enfeksiyonu ifade ediyoruz. Bu sevgi, tarihsel bir sapma ve doğal-kültürel bir mirastır.” (Haraway Species Manifesto 2-3)
Sonuç
Hikâye üstüne hikâye anlatmakla birbirine bağlanan ve dolaşık ilişkiler geliştiren yoldaş türler olarak düşünüldüğünde, Dóro, Vasil, Kâtip ve Tulumba, tarihsel bir sapmanın ve doğal-kültürel mirasın türlerarası dolaşımının somutlaştırılmasıdır. Bütün kurgusallığına rağmen bu “tarihsel sapmanın” sergilediği performans gerçektir, Tulumba’nın mistik kozmolojisinde ifadesini bulan biyosantrizm (yaşam merkezcilik), antropomorfizmin türleri “varoluş ortaklığında” bir araya getiren özenli aracılığının sonucudur. Payne’in “empatik muhayyilesi” hakikatın insan-merkezcilikten türlerarasına geçen, insan öznelerarasılıktan “birlikte oluş” hallerinin iletişim biçimlerine uzanan tarihsel sapma biçimini almasında belirleyici olmuştur. Sivriada sürgününün tarihsel yıkıcılığı ve acısı, madunun özneleşmesiyle ve “konuşabilir” hâle gelmesiyle türler arası alanda yeniden inşa edilen ve çok türlü bakış açılarıyla yeni ahlaki ve siyasi değerlere kavuşan kurgusal bir yeniden yazma sürecinin parçası hâle gelir. Şehrin Köpeklerine Müjdeler çok türlü anlatıcı özneleri, insanmerkezciliği sorgulayan insanbiçimcilik araçları ve anlatısal “birlikte oluş” halleri ile insan deneyimini insan-dışı öznelerin deneyimine erişebilir kalan duygusal sürekliliği mümkün kılar.
Kaynakça
Birsen, Ahmet. Şehrin Köpeklerine Müjdeler. Sel Yayıncılık, 2026.
Derrida, Jacques. The Animal That Therefore I Am. Haz. Marie-Louise Mallet, çev. David Wills, Fordham UP, 2008.
Derrida, Jacques. The Beast and the Sovereign. Haz. Michel Lisse vd., çev. Geoffrey Bennington, c. 1, University of Chicago Press, 2009.
Gündoğdu, Cihangir. “Dogs Feared and Dogs Loved: Human-Dog Relations in the Late Ottoman Empire.” Society & Animals, c. 31, sy. 1, 2023, ss. 25–46, https://doi.org/10.1163/15685306-bja10008.
Gündoğdu, Cihangir. “The State and the Stray Dogs in Late Ottoman Istanbul: From Unruly Subjects to Servile Friends.” Middle Eastern Studies, c. 54, sy. 4, 2018, ss. 555–74, https://doi.org/10.1080/00263206.2018.1432482.
Haraway, Donna J. The Companion Species Manifesto: Dogs, People, and Significant Otherness. Prickly Paradigm Press, 2003.
Haraway, Donna J. When Species Meet. University of Minnesota Press, 2008.
Leopold, Aldo. A Sand County Almanac, and Sketches Here and There. Oxford UP, 1949.
Nagel, Thomas. “What Is It Like to Be a Bat?” The Philosophical Review, c. 83, sy. 4, 1974, ss. 435–50, https://doi.org/10.2307/2183914.
Payne, Mark. The Animal Part: Human and Other Animals in the Poetic Imagination. University of Chicago Press, 2010.
Ryan, Derek. Hayvan Kuramı: Eleştirel Bir Giriş. Çev. Ayten Alkan, İletişim Yayınları, 2019.
Yıldırım, Mine. “Katliamın ortasında bize bakan köpeklerin müjdeleri: ‘Bir kez sevilen hiçbir şey ölmez’.” K24, 23 Temmuz 2026, www.k24kitap.org/katliamin-ortasinda-bize-bakan-kopeklerin-mujdeleri-bir-kez-sevilen-hicbir-sey-olmez-5794. Erişim tarihi: 17 Ağu. 2026.
© 2026 Hayvanât – Hayvan Tarihi Ağı. Aksi belirtilmedikçe tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden içerik kullanılamaz.



