Hayvan Bedeninden Tarihi Okumak: Règne Animal (Hayvan Hükümranlığı) ve Şiddetin Sürekliliği
- Büşra Bilgiç

- 17 Şub
- 15 dakikada okunur
Jean-Baptiste Del Amo’nun 2016 yılında Règne Animal adıyla yayımlanan ve 2022’de Türkçeye Hayvan Hükümranlığı olarak çevrilen roman, neredeyse bir yüzyıla yayılan bir zaman dilimini kat ederek, sanayileşmenin insanlık tarihindeki ilerleyişini konu eden, aynı zamanda bu ilerleyişe eşlik eden hayvan yaşamlarının dönüşümünü de gözler önüne serer. Anlatı, hayvanı bir özne olarak görmeyi reddeden kuşakların, toprağı ve canlıyı endüstriyel bir nesneye indirgerken kendi çöküşlerini nasıl adım adım inşa ettiklerini insan ve hayvan kaderlerini birbirine düğümleyerek anlatır.

Roman 1898 yılında Fransa’nın güneybatısında bir köyde küçük bir domuz çiftliği işleten çekirdek bir aileyle başlar. Hasta ve güçsüz bir baba, dindar ve histerik bir anne ve hiç istemedikleri kız çocukları Éléonore’dan oluşan bu aile, toprağa ve hayvanlara sıkı sıkıya bağlı bir yaşam sürdürmektedir. Erkek evlat beklentisi, mülkiyetin ve emeğin devamı açısından merkezi bir mesele hâline gelir; Éléonore’un kız doğması, yalnızca aile içinde değil, toprağın ve soyun devamı fikrinde de bir kırılma yaratır. Domuzların doğumu, çiftleşmesi ve kesimi; aile içi hiyerarşiler, inanç ve cinsiyet rolleriyle iç içe ilerler. Böylece roman daha ilk bölümden itibaren insan–hayvan ilişkisini yalnızca ekonomik değil, dinsel ve toplumsal bir düzen içinde kurar. Anlatı ilerledikçe tüm marazlı haller olağan akışta verilerek toprak-insan-hayvan üçgeninde kuşaklararası bir portre çizecektir.
Hayvan Hükümranlığı, hayvanları sembolik figürler ya da ahlaki alegoriler olarak değil, tarihsel bir süreklilik içinde var olan ve dönüşen bedenler olarak ele alır. Kırsalda gelişmemiş bir domuz çiftliğinden Birinci Dünya Savaşı’na (1914-1918) ve oradan modern mezbahaya uzanan anlatı hattında, insan–hayvan ilişkilerinin nasıl öğrenildiğini, normalleştirildiğini ve kurumsallaştığını da gösterir. Romanın ilk bölümünde Éléonore ve annesi, kilisede düzenli olarak günahlarının affı için dua ederken tasvir edilir. Ancak bu dinsel arınma pratiğinin hemen ardından, daha önce zehirli pastırma parçaları vererek öldürdükleri bir anne kedi ile yavrularını gömerler. Bu gömme eylemi herhangi bir dramatik gerilim ya da suçluluk ifadesi içermeksizin, gündelik bir iş olarak aktarılır. Dinsel merhamet söylemi ile planlı öldürme pratiği arasındaki bu çarpıcı süreklilik, romanın insan–hayvan ilişkisini ahlaki bir çelişki üzerinden değil, normalleştirilmiş bir düzen üzerinden kurduğunu gösterir. Bu sahne, hayvan tarihinin yalnızca söylemsel düzeyde –örneğin merhamet, günah ya da ahlaki normlar üzerinden– okunamayacağını gösterir. Asıl tarih, bedensel müdahalenin sıradanlığı ve duygusal nötrlükte açığa çıkar. Hayvanın ölümü burada etik bir mesele değil, düzenleyici bir müdahaledir.Bu yönüyle roman, yalnızca edebî bir metin değil; hayvanların modern tarihteki konumuna dair sessiz ama ısrarlı bir tarihsel kayıt olarak okunabilir. Bu yazıda, Hayvan Hükümranlığı’nı hayvan tarihi ve insan–hayvan ilişkileri perspektifinden ele alarak, romanın hayvan deneyimini nasıl görünür kıldığını ve hangi noktalarda görmezden gelindiğini tartışmayı amaçlıyorum. Özellikle hayvan bedeninin, duyuların, gündelik temasların ve sessizliklerin tarihsel bilgi üretimindeki rolünü merkeze alarak; çiftlik, savaş ve mezbaha gibi mekânlar üzerinden romanın kurduğu sürekliliklerin modern tarih anlatılarının hayvanlara ilişkin kör noktalarını nasıl açığa çıkardığını değerlendireceğim. Bu bağlamda, edebiyatın hayvan tarihini yazmak için alternatif bir arşiv ve düşünme alanı sunup sunamayacağı sorusuna odaklanacağım.
Hayvan Tarih Yazımı ve Edebiyat
Hayvan tarihini yazmaya yönelik en temel zorluklardan biri, hayvanların kendi deneyimlerini insan dilinde aktar(a)mayan varlıklar olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum, tarih yazımını ister istemez insan kaynaklarına, söylemlerine ve kayıtlarına bağımlı kılar. Hayvanlar bu anlatılarda genellikle ya metaforik figürler olarak yer alır ya da insan eylemlerinin pasif nesneleri hâline gelir. Oysa hayvanların tarihsel deneyimi, yalnızca insanlar tarafından onlara atfedilen anlamlarda değil; bedenlerinde, alışkanlıklarında, yaralanmalarında ve maruz kaldıkları tekrar eden pratiklerde de izlenebilir. Hayvan tarihine yönelik bu sınırlılığı aşmak için, temsile dayalı okumaların ötesine geçen bir metodolojik yaklaşım benimsiyorum. Bu yaklaşım, hayvan bedenini tarihsel bir arşiv olarak ele alır. Beden burada yalnızca biyolojik bir varlık değil; emek, şiddet, öğrenme ve aktarım süreçlerinin maddi taşıyıcısıdır. Hayvanların nasıl beslendiği, çalıştırıldığı, öldürüldüğü; bu süreçlerin nasıl tekrarlandığı ve normalleştirildiği, tarihsel sürekliliklerin izini sürmemizi sağlar. Bu yaklaşım, hayvanların tarihini yalnızca olağanüstü anlar —katliamlar, salgınlar, savaşlar— üzerinden değil, gündelik pratikler aracılığıyla düşünmeyi gerektirir. Çiftlikte hayvan bakımı, savaşta hayvan emeği, mezbahada seri üretim hâline gelen öldürme pratikleri; hepsi belirli bir tarihsel düzenin bedensel olarak öğrenilmesini ve aktarılmasını mümkün kılar. Şiddet bu bağlamda bir olaydan ziyade, tekrar eden bir pratik olarak karşımıza çıkar. İnsanlar hayvanlarla nasıl temas edeceklerini, onlara nasıl bakacaklarını ve nasıl öldüreceklerini çoğu zaman açıklamalarla değil kuşaktan kuşağa edinilen taklitler ve pratiklerle öğrenirler.
Edebi metinler, tam da bu sessiz ve bedensel öğrenme biçimlerini kurguyla tarihsel özne ve nesneler arasındaki iletişimi görünür kılma potansiyeline sahiptir. Arşiv belgeleri çoğu zaman hayvan bedeninin duyusal dünyasını —koku, acı, yorgunluk, korku— dışarıda bırakırken, edebî metinler bu deneyimlerin izlerini görünür kılabilir. Bu görünürlük, hayvan deneyimine doğrudan erişim anlamına gelmez; daha çok, insan anlatısı aracılığıyla aktarılan, çevrilen ve kısmen sezilebilen bir duyusal alan açar. Bu nedenle Hayvan Hükümranlığı, hayvanların tarihsel deneyimini dolaylı ama güçlü biçimde kaydeden bir kaynak olarak okumak mümkündür. Kitap, hayvanların ne “anlam ifade ettiğini” açıklamaktan ziyade, hayvanlarla birlikte yaşamanın, çalışmanın ve öldürmenin nasıl hissettirdiğini gösterir. Bu metodolojik yaklaşım aynı zamanda sessizliği de bir bilgi biçimi olarak ciddiye alır. Romanda hayvanlar nadiren bireysel karakterler olarak konuşur; ancak bu sessizlik, yokluk anlamına gelmez. Aksine, hayvanların sessizliği, insan karakterlerin duygusal donukluğunu, alışkanlık hâline gelmiş şiddeti ve öldürme eylemini nasıl zamanla normalleştirip hissiz bıraktığını daha görünür kılar. Hayvanların sesinin bastırıldığı bu anlatı evreninde, bedenler konuşur: kan, koku, yaralar, dışkı, ter ve tekrar eden bütün fiziksel eylemler tarihsel bir dil üretmeye başlar.
Hayvan Hükümranlığı’nda Gündelik Pratikler, Hayvanlar ve Hayvan-İnsan İlişkileri
Jean Baptiste Del Amo romanda, insan–hayvan ilişkilerini belirli bir ahlaki kırılma anı etrafında değil, gündelik hayatın tekrar eden pratikleri içinde ele alır. Romanın tarihsel değeri de tam olarak burada ortaya çıkar: Hayvanlarla kurulan ilişkiyi olağanüstü olaylar üzerinden değil, çiftlikte başlayan ve modern mezbahaya uzanan süreklilikler üzerinden kaydeder. Bu yönüyle roman, 1898 Güney Fransa’sında şekillenen insan–hayvan ilişkilerini, modernitenin ve hümanist özne anlayışının hâkim olduğu bir tarihsel bağlam içinde düşünmemizi sağlar. İlerleme, akıl ve üretkenlik idealleriyle tanımlanan modern insan figürü, kendisini hayvandan ayrıştırırken aynı zamanda hayvan bedenini ekonomik ve işlevsel bir kaynağa indirger. Anlatı, bu ayrımın nasıl gündelik pratikler içinde yerleştiğini ve kuşaklar boyunca aktarıldığını gösteren dolaylı ama güçlü bir tarihsel kaynak olarak okunabilir.
Kitabın ilk bölümlerinde çiftlik, insan ve hayvan bedenlerinin sürekli temas hâlinde olduğu bir mekân olarak karşımıza çıkar. Burada hayvanlar ne tamamen “doğal” ne de bütünüyle “endüstriyel” varlıklardır; emek veren, üreyen, hastalanan ve öldürülen bedenler olarak gündelik hayatın parçasıdırlar. Hayvanlarla kurulan ilişki, sevgi ya da şefkat söylemleriyle değil; bakım, disiplin, temizlik ve öldürme gibi tekrar eden pratiklerle şekillenir. Çiftlik, bu anlamda, insan–hayvan ilişkilerinin pedagojik bir alanı hâline gelir. Çocuklar hayvanlara nasıl yaklaşacaklarını, onlara nasıl dokunacaklarını ve ne zaman öldüreceklerini açıklamalarla değil, ailelerinden öğrenirler. Örneğin Éléonore’un çocukluğu hayvanlarla iç içe geçer; ağılın kokusu, doğumların kanlı görüntüsü ve toprağın çamuru onun duyusal hafızasını belirler. Kız olarak doğmasının aile içinde yarattığı değersizlik hissi, hayvan bedenlerinin işlevsel görülmesiyle paralel ilerler. Roman bu paralellik üzerinden hem kadın hem hayvan bedeninin üretim düzeni içinde nasıl konumlandırıldığını gösterir. Yavrularını yiyen bir dişi domuz sahnesinde, hayvanın “öldürmenin tadını aldığı” düşünülür ve tekrar edeceği varsayılarak ölüm fermanı verilir. Bu karar, hayvan davranışının ahlaki bir sapma olarak yorumlanmasını gösterir; oysa aynı çiftlikte yavrular doğar doğmaz anneden ayrılır, çiftleşme insan müdahalesiyle düzenlenir ve gebelik takvime bağlanır. Hayvanın “doğasına” atfedilen suç, aslında insanın kurduğu üretim düzeninin içindedir. Bu sahneler, şiddetin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda yorumlayıcı ve ideolojik bir çerçevede üretildiğini gösterir. Bu gündelik haller, romanın sunduğu tarihsel okuma açısından belirleyicidir çünkü Hayvan Hükümranlığı, hayvanlara yönelik şiddeti ani bir sapma ya da ahlaki çöküş olarak değil, yavaş yavaş öğrenilen ve normalleştirilen bir ilişki biçimi olarak sunar. Hayvanın bedenine dokunmak, onu yönlendirmek, sınırlamak ve gerektiğinde öldürmek; çiftlikte öğrenilen bir bilgiye dönüşür. Bu bilgi, soyut bir ideoloji değil, bedensel bir alışkanlıktır. Dolayısıyla roman, hayvanlara yönelik şiddetin tarihini, yasal düzenlemelerden ya da açık söylemlerden çok, gündelik temaslar üzerinden yazmamıza imkân tanır. Bu bağlamda çiftlik, mezbahanın karşıtı değil, öncülüdür. Mezbahada karşılaştığımız endüstriyel öldürme pratiği, romanda ani bir kopuş olarak değil, çiftlikte başlayan bir sürecin mantıksal devamı olarak kurulur. Hayvanların tek tek tanındığı, bedenlerinin tanıdık olduğu çiftlik ortamı; yerini hayvan bedenlerinin anonimleştiği, parçalandığı ve hızla tüketildiği bir mekâna bırakır. Ancak bu dönüşüm, hayvanla ilişkinin niteliğini tamamen değiştirmekten ziyade bir dönüşümün hikâyesini aktarır; bu insanın hayvana ve hayvanın da insana olan ilişkisini etkiler. Romanın hem tarihsel bağlamı hem de dışında hayvan-insan ilişkisinin niteliksel olarak değişimi yine Batı epistemolojisine içkin bir durum olarak değerlendirilir. Bugün bile Anadolu'da veya pagan geçmişi olan toplumlarda ve kültürlerde hayvan-insan ilişkisi tamamen olmasa da görece daha eşitlikçi bir düzlemde kurulur; hümanizmin ve modernitenin hayvan-insan ilişkisi bağlamındaki götürüsü keyfi kurulan -söz gelimi- insan kategorisi dışında kalan her varlığı bir hiyerarşiye sıkıştırması da niteliksel bir değişimin göstergesidir.

Romanın tarihsel değeri, tam da bu sürekliliği görünür kılmasında yatar. Çiftlikten mezbahaya uzanan hat, modern tarih anlatılarında sıklıkla birbirinden kopuk ele alınan iki alanı bir araya getirir: kırsal emek ve endüstriyel üretim. Hayvan Hükümranlığı, hayvan bedeninin her iki mekânda da benzer biçimde işlevselleştirildiğini, yalnızca tekniklerin ve hızın değiştiğini gösterir. Hayvan burada ne “doğanın masum parçası”dır ne de yalnızca modern endüstrinin ürünü; tarihsel olarak dönüştürülen bir bedendir. Hayvanların nasıl beslendiği, nasıl kapatıldığı, nasıl kesildiği ve nasıl taşındığı; belirli bir tarihsel düzenin maddi izlerini taşır. Roman, bu izleri anlatısal bir arşiv gibi biriktirir: kanın kokusu, hayvanların sesleri, bedenlerin yorgunluğu ve mekânların kirlenmişliği, tarihsel değişimin duyusal göstergelerine dönüşür. Bu göstergeler, resmi tarih anlatılarında nadiren yer bulur; ancak hayvanların deneyimini anlamak için vazgeçilmezdir.
Mezbahada bu süreç en çıplak hâlini alır. Hayvanlar artık bireysel varlıklar olarak değil, seri üretimin ham maddesi olarak görünür. Ancak roman, bu noktada bile hayvan bedenini tamamen silmez. Aksine, mezbaha mekânı hayvan bedeninin hem en görünür hem de en değersiz hâle geldiği yerdir. Beden her yerdedir; ama hayvan yoktur. Bu çelişki, modern insan–hayvan ilişkilerinin tarihsel karakterini açığa çıkarır: Hayvanlar tarihsel olarak merkezi bir konuma sahiptir, fakat etik ve anlatısal olarak sürekli dışarıda bırakılır.
Hayvan Hükümranlığı’nda Birinci Dünya Savaşı, insan–hayvan ilişkilerinde radikal bir kopuştan ziyade, zaten var olan şiddet pratiklerinin mekânsal olarak genişlediği bir alan olarak karşımıza çıkar. Roman, savaşı yalnızca ulusal tarih anlatılarının merkezinde yer alan bir olay olarak değil; bedenlerin, hayvanların ve maddi dünyanın yeniden düzenlendiği bir mekân olarak düşünmeye davet eder. Bu yönüyle savaş, çiftlikte öğrenilen temasların ve mezbahada kurumsallaşacak pratiklerin yoğunlaştığı ara bir uzam hâline gelir. Cephe, hayvanlarla insanları ayıran sınırların neredeyse tamamen çözüldüğü bir mekânsal düzendir. Çamur, kan, dışkı ve çürüyen bedenler hem insanlara hem hayvanlara aittir; mekân bu bedenleri ayırt etmez. Cephede Eleonore’nin kuzeni Marcel’in deneyimi, kırsala gelmesiyle güç dengelerinin değişimi romanın kurduğu mekânsal sürekliliği somutlaştırır. Siper “bir domuz ahırı” olarak betimlenir; asker çamur, sakatat ve dışkı içinde debelenirken arkadaşının bedeni “bir karkas gibi” açılmıştır. Bu benzeşim yalnızca retorik değildir; savaş alanı ile mezbaha arasında maddi bir paralellik kurar. İnsan bedeni de tıpkı domuz bedeni gibi açılır, parçalanır ve işlevsiz hâle geldiğinde terk edilir. Marcel cepheye gitmeden önce çiftlikte arzu, mülkiyet ve güç ilişkileri içinde konumlanır; ancak savaş alanında bu kimlik çözülür. Sonuç olarak Marcel için savaş, yeni bir deneyimden çok, bildiği bir şiddetin genişletilmiş versiyonudur. Savaş alanı, çiftlikte zaten aşina olunan maddi koşulları —koku, kir, bedensel yorgunluk— daha büyük bir ölçekte yeniden üretir. Bu nedenle savaş, ne tamamen “insana özgü” bir deneyimdir ne de hayvanlardan bağımsız bir tarihsel kesittir. Aksine, hayvan emeği, hayvan bedeni ve hayvan ölümü savaşın maddi altyapısının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu mekânsal okuma, savaşın hayvan tarihindeki yerini yeniden düşünmeyi mümkün kılar. Atlar, katırlar, domuzlar ve cephedeki diğer hayvanlar yalnızca lojistik araçlar ya da sembolik figürler olarak değil; savaşın ritmini ve temposunu belirleyen canlılar olarak görünürlük kazanır. Roman, hayvanların savaşta nasıl çalıştırıldığını, yaralandığını ve öldüğünü anlatırken, bu ölümleri istisnai trajediler olarak sunmaz. Tıpkı çiftlikte olduğu gibi, burada da hayvan ölümü gündelik bir gerçekliktir. Marcel’in cepheye gitmesiyle Éléonore ve diğer kadınlar toprağı yönetmeye başlar. Erkeksiz bir düzenin işleyebildiğini fark etmeleri, hem cinsiyet hiyerarşisini hem de miras mantığını sarsar. Ancak bu geçici güç değişimi, savaşın yıkımıyla gölgelenir. Toprağı sürmek ile ceset gömmek arasındaki mesafe daralır. Bu gündelik hal, savaşın insan dışı boyutunu açığa çıkarır. Savaş mekânı aynı zamanda, hayvan bedenine yönelik şiddetin insan bedenine doğru genişlediği bir alandır. Çiftlikte hayvanlara uygulanan disiplin, parçalama ve işlevselleştirme pratikleri; cephede insan bedenine yönelir. Hayvan Hükümranlığı, bu geçişi ahlaki bir dersle değil, maddi bir süreklilikle gösterir. İnsan bedeni de artık çamurla kaplanır, yaralanır, parçalanır ve işlevsiz hâle geldiğinde terk edilir. Bu anlamda savaş, mezbahanın habercisi değil; onunla aynı tarihsel mantığı paylaşan bir mekândır. Bu mekânsal süreklilik, modern tarih anlatılarının önemli bir kör noktasını görünür kılar. Savaş çoğu zaman insan merkezli bir yıkım hikâyesi olarak anlatılırken, hayvanların bu yıkımdaki rolü ve maruz kaldıkları şiddet tali bir unsur olarak kalır. Roman, savaşın insan–hayvan ilişkilerindeki yapısal dönüşümü hızlandırdığını ve şiddeti daha anonim, daha seri ve daha duygusuz hâle getirdiğini gösterir. Bu yönüyle anlatı, savaşı hayvan tarihinin dışında değil, tam merkezinde düşünmemiz gerektiğini ima eder.
Savaş, Hayvan Hükümranlığı’nda yalnızca bir tarihsel dönem değil; şiddetin öğrenilme ve aktarılma biçimlerini yoğunlaştıran bir eşiktir. Ancak romanın asıl dikkat çekici yönü, bu şiddetin savaşla sınırlı kalmamasıdır. Şiddet, çiftlikte öğrenilir, savaşta pekişir ve mezbahada kurumsallaşır. Bu süreç, kuşaktan kuşağa aktarılan bedensel bir bilgi hâline gelir çünkü şiddet, romanda kişiler arasında, karakter dönüşümlerinde ve diğer tüm değişimlerde kısacası her yerde mevcuttur ve hayvanlarla olan ilişkilerde sistematik hale gelir. Bu hayvanlar, bu duyarsız kültürün başlıca kurbanları olacaklardır. Anlatı boyunca şiddet nadiren açıkça adlandırılır ya da gerekçelendirilir. Bunun yerine, jestler, sessizlikler ve tekrarlar aracılığıyla aktarılır. Hayvanların nasıl tutulacağı, nasıl yönlendirileceği, nasıl üreyecekleri hatta vulvasını nasıl kullanması gerektiğini sonrasında hayvan takviminde gelişimine ve üremesine tik atılarak ardından ona belirlenen yaşam süresi bitince nasıl öldürüleceği çocuklara açıklanmaz; gösterilir. Aynı durum, savaş deneyiminin aktarımında da geçerlidir. Cepheden dönenler, yaşadıklarını anlatmaz; bedenlerinde taşırlar. Bu haliyle hayvan bedeniyle kurulan ilişki, zamanla duygusal bir bağdan arındırılır ve işlevsel bir rutine dönüşür. Bu rutinin gücü, tam da sıradanlığında yatar. Şiddet olağanlaştıkça görünmez olur; görünmez oldukça yeniden üretilir.
Bu noktada Hayvan Hükümranlığı, yalnızca geçmişi anlatan bir roman olmaktan çıkar ve günümüze dair bir düşünme alanı açar. Modern hayvancılık pratikleri, endüstriyel üretim ve küresel et endüstrisi; kurguda anlatılan süreçlerin sona ermediğini, yalnızca ölçek değiştirdiğini gösterir. Çiftlikte başlayan öğrenme süreci, bugün teknolojik arayüzler ve kurumsal yapılar aracılığıyla sürdürülür. Hayvanla kurulan mesafe artmış olsa da, hayvan bedeninin işlevselleştirilmesi devam eder. Romanın kuşaklararası anlatısı, bu sürekliliği görünür kılar. Her kuşak, bir öncekinden devraldığı ilişki biçimini sorgulamadan sürdürür. Hayvanlar değişir, mekânlar dönüşür, teknolojiler gelişir; ancak hayvan bedenine yönelik temel yaklaşım büyük ölçüde sabit kalır. Bu sabitlik, hayvan tarihinin neden yalnızca hukuki ya da söylemsel düzeyde yazılamayacağını gösterir. Asıl süreklilik, bedenlerde ve alışkanlıklarda saklıdır. Ancak bu alışkanlıklar, nötr ya da doğal değildir; hayvan bedenini üretim ve tüketim nesnesi olarak konumlandıran ideolojik bir çerçeve tarafından şekillenir. Bu ideoloji çoğu zaman açıkça dile getirilmez; gündelik pratikler, sessizlikler ve mesafe aracılığıyla işler. Böylece hayvanlara yönelik şiddet, tartışılan bir mesele olmaktan çıkar ve doğal kabul edilen bir düzenin parçasına dönüşür. Hayvan Hükümranlığı’nın tarihsel gücü tam da burada ortaya çıkar: Roman, hayvanlara yönelik şiddetin nasıl “öğretildiğini” ve nasıl unutulduğunu aynı anda gösterir. Bu unutma, bilinçli bir bastırmadan çok, gündelik hayatın akışı içinde gerçekleşir. Hayvanlar ölür, bedenler parçalanır ve hayat devam eder. Bu döngü, hem geçmişin hem de bugünün ortak zeminidir. Bu nedenle romanı tarihsel bir kaynak olarak okumak, yalnızca ele aldığı dönemi anlamak için değil; bugünkü insan–hayvan ilişkilerini düşünmek için de önemlidir. Roman, bize hayvanlara yönelik şiddetin nerede başladığını değil, nasıl sürdüğünü sorar. Ve bu soru, yalnızca geçmişe değil, bugüne ve geleceğe de yöneliktir.
Şiddetin Mekânsal Üretimi: Çiftlik-Savaş Alanı-Mezbaha
Hayvan Hükümranlığı’nın son bölümünde mezbaha, yalnızca anlatının mekânsal son durağı değil; roman boyunca biriken insan–hayvan ilişkilerinin, öğrenilmiş şiddetin ve bedensel alışkanlıkların yoğunlaştığı tarihsel bir merkez olarak karşımıza çıkar. Mezbaha, romanda yalnızca hayvanların öldürüldüğü bir üretim mekânı değil, aynı zamanda savaş alanıyla örtüşen bir uzam olarak kurulur: çamur, dışkı ve iç organların iç içe geçtiği bu alan, hem görünümü hem de kokusuyla cepheyi çağrıştırır. İnsan bedeni burada, tıpkı domuz bedeni gibi “açılır”; parçalanır, içi dışına çıkar, bir işleme ve tüketim nesnesine dönüşür. Bu benzeşim ve özdeşleştirme hâli, aşırılık, iğrençlik ve taşma imgeleriyle ilerlerken Georges Bataille’in erotizm ile ölüm arasındaki sınırın ihlaline dair düşüncelerini hatırlatır. Bataille’e göre ölüm ve parçalanma, öznenin bütünlüğünü bozan ve sınırları askıya alan bir deneyim alanı yaratır.
‘’Doğrayıcı bıçaklar, kemikleri ve tendonları kesmekten körelmiş. Bıçaklar artık boğazlara işlemiyor; bunun üzerine kasaplar testereye başvuruyor. Kuzular gece gündüz meliyor, anaları ayaklarından bağlanıp asılmış ve bağırsakları canlı canlı deşilmiş. Açık yaranın içinde yürekleri titriyor, sonra hâlâ meledikleri sırada, göğüs boşluğundan ağır ağır kayarak düşüyor. Kasaplar ve diğer herkes dışkı, safra ve kanla kaplı. Gözleriyse bir çamur maskesinin altından fırlıyor. Ölmeye hiç niyetleri olmayan hayvanlardan nefret edecek duruma gelmişler, Direndiklerinde onlara vuruyorlar. Onları hızlandırmak için bıçak darbeleriyle ağrılarını delik deşik ediyorlar. Bıçaklarını açık yaralarda, kıskaçlarını bağırsak yığınlarının altında yitiriyorlar. Kolları dirseklerine kadar karınlara dalıyor, sakatatların üzerinde kayıp yuvarlanıyor. Buruşturdukları suratlarına bok ve kan sıçrıyor, hatta iş önlükleri ve çadır kumaşı bile kanla sertleşiyor. Yirmi yaşında bir çocuk gözyaşlarına boğuluyor. Az önce kesip ikiye ayırdığı, kesim çadırlarına doğru götürürken kafasını boynuna dayayıp kulak memesini emen bir keçi yavrusunu kollarında tutuyor.’’ (Del Amo 152). Bu sahne, mezbahanın yalnızca endüstriyel bir üretim alanı değil, aynı zamanda bir duyusal aşırılık mekânı olduğunu gösterir. Bıçakların körelmesi, testereye başvurulması, canlı canlı deşilen bedenler; şiddetin artık teknik bir arızaya indirgenemeyecek ölçüde sıradanlaştığını ortaya koyar. Hayvanların “ölmeye niyetli olmaması”, kasaplarda bir öfkeye dönüşür. Bu öfke, direnen canlıya değil, sistemin yavaşlamasına yöneliktir. Yirmi yaşındaki çocuğun gözyaşları ise bu mekanik düzen içinde kalan son çatlağı temsil eder. Kesip ikiye ayırdığı keçi yavrusunun, az önce kulak memesini emmiş olması; hayvanın bireysel varlığı ile endüstriyel ölüm arasındaki uçurumu görünür kılar. Mezbahada bedenler parçalanırken, insanın duyusal eşiği de parçalanır.

Mezbahada parçalanan hayvan bedeni ile savaşta dağılan insan bedeni arasındaki paralellik, tam da bu sınır ihlalini görünür kılar, hem arzunun hem de yok oluşun sahnesine dönüşür. Aşağılanan ve sömürülen hayvan bedeninin kaderiyle, savaş alanında bir leşe indirgenen insan bedeni aynı düzlemde buluşur. Domuzların mezbahaya taşınışı sırasında sinir sistemlerinin gerilimi, acı eşiği ve zoraki sessizlikleri; cephede öldürülen askerlerin sessizliğiyle, savaş travmasının yarattığı donuk tanıklıkla yankılanır. Bu noktada roman şu etik soruyu kaçınılmaz kılar: İnsan ile hayvan arasında gerçekten ahlaki ve ontolojik bir ayrım var mıdır, yoksa hem mezbaha hem de savaş alanı, ölümün yalnızca törensel biçimlerle yeniden üretildiği ortak bir şiddet sahnesi midir?
Süreklilik sistematiği içinde mezbahada ve çiftlikte her daim hayvanlar içeri alınır, yönlendirilir, kesilir ve parçalanır. Bu süreçte dikkat çeken, hayvanların tek tek bireyler olarak silinmesi değil, bedenlerin sürekli ve kesintisiz bir akış hâlinde dolaşıma sokulmasıdır. Roman, bu akışı durdurmaz; aksine betimlemeleriyle hızlandırır. Bıçakların ritmi, akan kanın sürekliliği, zeminin kayganlığı ve havaya sinen koku, mezbahayı yalnızca bir üretim alanı değil, duyusal bir tarih mekânı hâline getirir. Bu sahnelerde hayvan bedeni, hem aşırı derecede görünürdür hem de tamamen değersizleştirilmiştir. Hayvanlar artık “hayvan” olarak değil, parçalanabilir maddeler olarak vardır. Ancak bu görünürlük, hayvan deneyiminin tanınmasına yol açmaz; tam tersine, onu etik ve anlatısal olarak siler. Mezbahada beden her yerdedir, fakat hayvan yoktur. Romanın bu çelişkiyi ısrarla sürdürmesi, modern tarih anlatılarının temel bir gerilimini açığa çıkarır: Çalışanların hareketleri mekanikleşir, bedenleri ağrır, duyuları körelir. Öldürme eylemi ne nefretle ne de öfkeyle gerçekleştirilir; tam tersine, duygusuzlukla sürdürülür. Bu noktada mezbaha, yalnızca hayvanların değil, insanların da bedensel olarak dönüştüğü bir mekâna dönüşür. İnsan öldürür, hayvan ölür; ancak her iki beden de aynı sistemin içinde aşınır. Romanın bazı sahnelerinde hayvanların kesim öncesi bekleyişi, kalabalık içinde sıkışmış bedenler ve çıkan sesler özellikle dikkat çekicidir. Bu sahneler, hayvanların bireysel korkusunu anlatmaz; fakat korkunun mekânsal olarak nasıl üretildiğini gösterir. Dar koridorlar, yönlendirme kapıları ve hızlandırılmış hareketler, hayvan bedenini direnemez hâle getirir. Domuzların numaralanması ve kapalı alanlarda disipline edilmesi, Foucault’nun disiplin toplumu analizini hatırlatır; ancak roman bu disiplinin yalnızca hayvanlara değil, Georges’un ve Éléonore’un torunlarının bedenlerine de uygulandığını gösterir. Takvim yalnızca hayvan doğumunu değil, insan emeğini de düzenler. Bu düzenek, hayvan deneyiminin sessizliğini daha da derinleştirir. Hayvanların sesi vardır, fakat bu sesin bir karşılığı yoktur; işitilir ama dikkate alınmaz. Mezbahada sessizlik, sesin yokluğu değil, duyulsa bile önemsenmemesidir.
Bu noktada mezbaha, modern tarih anlatısının merkezî mekânlarından biri olarak okunabilir çünkü burada yalnızca hayvanlar değil, belirli bir tarihsel akıl da yeniden üretilir: hız, verimlilik, tekrarlanabilirlik ve duygusal mesafe. Hayvan Hükümranlığı, bu aklın yansımalarını çiftlikte ve savaşta göstermişti; mezbahada ise bu akıl, kurumsal bir forma kavuşur. Öldürme artık öğrenilen bir pratik değil, standartlaştırılmış bir prosedürdür. Bu dönüşüm, hayvanlara yönelik şiddetin bireysel fail ya da niyetlerle açıklanamayacağını; yapısal ve tarihsel bir düzenin parçası olduğunu ortaya koyar. Kitaptaki mezbaha sahneleri, aynı zamanda hatırlama ve unutma arasındaki gerilimi de görünür kılar. Hayvanların ölümü, sistemin devamı için unutulmalıdır. Duygusal duraksama, üretimin aksamasına yol açar. Bu nedenle mezbaha, yalnızca hayvanların öldürüldüğü bir yer değil; ölümün düşünülmesinin engellendiği bir mekândır. Bu engelleme, modern toplumlarda et tüketiminin nasıl mümkün kılındığını da açıklar. Hayvan bedeni parçalandıkça görünmez hale gelir; görünmez hale geldikçe de sömürülebilir, tüketilebilir hâle gelir.
Hayvan Hükümranlığı’nı hayvan tarihi açısından önemli kılan nokta, mezbahayı bir “son” olarak değil, tarihsel bir düğüm noktası olarak ele almasıdır. Roman, mezbahayı anlatının merkezine yerleştirerek, modern insan–hayvan ilişkilerinin burada yoğunlaştığını ve berraklaştığını gösterir. Modern tarihin merkezine savaş meydanlarını, fabrikaları ya da ulus-devlet anlatılarını değil; hayvan bedenlerinin sistematik olarak dönüştürüldüğü bu alanı yerleştirir.
Hayvan Hükümranlığı Romanı Bağlamında Hayvan Tarihini Düşünmek
Hayvan Hükümranlığı, hayvanlara dair bir hikâye anlatmaktan çok, insanın tarih yazımına hayvanı dahil ederek onun kritik rolünü vurgulamak daha etik ve eşitlikçi yaklaşımı benimser. Bu beden tarihi yazımı örneği ne resmi belgelerde ne de insan merkezli anlatılarda kolayca izlenebilen bir tarihtir. Çiftlikte başlayan gündelik temaslarda, savaşın çamurlu mekânlarında ve mezbahadaki seri sömürü ve kıyım pratiklerinde ortaya çıkan bu tarih; bedenlerde, duyularda ve sessizliklerde saklıdır. Roman, hayvanların tarihini anlatmak yerine, hayvanların tarihin nasıl yaşandığını bize göstermesine izin verir. Hayvan Hükümranlığı’nı tarihsel bir kaynak olarak okumak, hayvan tarihinin yalnızca temsil, hukuk ya da insan söylemi üzerinden yazılamayacağını kabul etmek anlamına gelir. Anlatı, hayvan bedenini edilgen bir arka plan olmaktan çıkararak, tarihsel sürekliliklerin maddi taşıyıcısı hâline getirir. Çiftlikte öğrenilen bakım ve sömürü pratikleri, savaşta genişleyerek insan bedenlerini de içine alan bir şiddet rejimine dönüşür; mezbahada ise bu rejim, duygudan ve ilişkiden arındırılmış bir düzene kavuşur. Bu süreklilik, hayvanlara yönelik şiddetin istisnai ya da bireysel değil, tarihsel olarak inşa edilmiş bir ilişki biçimi olduğunu gösterir. Kitabın kuşaklararası anlatısı, bu ilişkinin nasıl sorgulanmadan devralındığını ve nasıl görünmez kılındığını açık eder. Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, hayvan deneyimini romantize etmemesi ya da ahlaki bir çözüme bağlamamasıdır. Roman, hayvanlara ses vermez; onların sessizliğini, tarihin kendisine ait bir parçası olarak ciddiye alır. Bu sessizlik, yokluk anlamına gelmez. Aksine, hayvan bedenlerinin maruz kaldığı tekrar eden pratikler, modern tarihin görmezden gelinen kayıtları olarak karşımıza çıkar. Kan, koku, yorgunluk ve ölüm; tarihsel bilgi üretiminin araçlarına dönüşür. Bu nedenle Hayvan Hükümranlığı, edebiyatın hayvan tarihine ne tür bir katkı sunabileceğini düşünmek açısından önemli bir metindir. Edebi metinler, arşivlerin sustuğu yerde bedeni konuşturur; belgelerin dışarıda bıraktığı deneyimleri duyusal düzeyde kaydeder. Bu yönüyle edebiyat, hayvan tarihini tamamlayan değil, onun sınırlarını zorlayan bir alan açar.
Bugün hayvanlarla kurduğumuz ilişkiler, romanda anlatılan dönemden teknik olarak farklı olsa da temel mantık büyük ölçüde değişmemiştir. Hayvan bedenleri hâlâ üretimin merkezinde, ama anlatının dışında yer alır. Hayvan Hükümranlığı bu çelişkiyi çözmez; fakat onu görünür kılar. Okuru, hayvanların tarihte nerede durduğunu değil, tarihin hangi bedenler üzerinden ilerlediğini sormaya davet eder. Belki de romanın en güçlü önerisi tam burada yatar: Hayvan tarihini yazmak, hayvanları konu edinmekten çok, tarihin kendisini başka bir yerden okumayı gerektirir. Bu okuma, insan merkezli anlatıların konforunu terk etmeyi ve tarihin bedensel, kirli ve rahatsız edici yüzüyle yüzleşmeyi zorunlu kılar. Roman, bu yüzleşmeyi talep eden bir metin olarak, hayvan bedenini tarihin kenarından alıp tam merkezine yerleştirir.
Kaynakça
Adams, Carol J. Etin Cinsel Politikası: Feminist-Vejetaryen Eleştirel Kuram. Çev. Gönül Bakay. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2010.
Agamben, Giorgio. Açık: İnsan ve Hayvan. Çev. İsmail Türkmen. İstanbul: Metis Yayınları, 2013.
Baratay, Éric. Animal Biographies: Toward a History of Individual Animals. Translated by Lindsay Turner, University of Georgia Press, 2022.
Bataille, Georges. Lanetli Pay. Çev. Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, 2017.
Berger, John. Hayvanlara Niçin Bakarız? Çev. Beril Eyüboğlu. İstanbul: Metis Yayınları, 2017.
Calarco, Matthew. 2008. Zoographies: The Question of the Animal from Heidegger to Derrida. New York: Columbia University Press.
Del Amo, Jean-Baptiste. Règne Animal. Paris: Gallimard, 2016.
Del Amo, Jean-Baptiste. Hayvan Hükümranlığı. Çev. Şule Çiltaş. İstanbul: Can Yayınları, 2022.
Douglas, Mary. Saflık ve Tehlike: Kirlilik ve Tabu Kavramlarının Analizi. Çev. Emine Ayhan. İstanbul: Metis Yayınları, 2016.
Haraway, Donna. Türler Karşılaşınca. Çev. İdil Dündar. İstanbul: Metis Yayınları, 2019.
Hribal, Jason. 2003. “Animals Are Part of the Working Class Refused to Work.” Journal for Critical Animal Studies 1 (1): 26–47.
McHugh, Susan. 2011. Animal Stories: Narrating across Species Lines. Minneapolis: University of Minnesota Press.
McHugh, Susan. Hayvan Hikâyeleri: Türler Arasında Anlatmak. Minneapolis: University of Minnesota Press, 2011.
Nadal, Deborah. 2020. “Slaughterhouse Work and the Affective Lives of Humans and Animals.” In The Edinburgh Companion to Animal Studies, edited by Lynn Turner and Undine Sellbach, 196–213. Edinburgh: Edinburgh University Press.
Wolfe, Cary. Yasanın Önünde: Biyopolitik Bir Çerçevede İnsanlar ve Diğer Hayvanlar. Chicago: University of Chicago Press, 2013.



