Hayvan Biyografileri: Sınırlar, Olasılıklar ve Potansiyeller
- Cansu Asarkaya

- 6 gün önce
- 10 dakikada okunur
Hayvan biyografisi her şeyden önce hayvanların bireyselliklerini, kişiliklerini, failliklerini ve her birinin kendine özgü bir varoluş biçimi olduğunu görünür kılma çabasıdır. Fakat bu çaba, hayvanların iç dünyasını insanmerkezci bir yerden “okuma” niyetine dayanmaz. Onların dünyayla kurdukları ilişkilerin izlerini tarihsel ve kültürel bağlam içinde yeniden kurmaya ve bu bağlamları yeni bakış açısıyla -aşağıdan yukarı- yeniden yorumlamaya yönelir.
Kaç Napolyon (1769-1821) biyografisi yazılmıştır?[1] Peki bu biyografilerin kaçında, Waterloo Muharebesi (1815) anlatılırken, 200 bin askerin yanında 40 binden fazla atın da yaşamını yitirdiği açıkça belirtilir?[2] Peki Amerikan İç Savaşı’nda (1861-1865) ölen 1,4 milyon at[3] veya Birinci Dünya Savaşı’nda (1914-1918) yer almış, yarısı cephede kaybedilen yaklaşık 1 milyon? Ya “metropollerin” kurucusu atlar? Sadece Britanya’da, yirminci yüzyılın başında ulaşım için kullanılan atların sayısı 1,5 milyona ulaşmıştır.[4]
Spielberg’in Er Ryan’ı Kurtarmak (1998) filmini çoğu kişi bilir. İkinci Dünya Savaşı (1939–1945) sırasında sıradan bir askerin öyküsü, savaşı büyük kahramanlık anlatılarından sıyırarak; insanın korkuları, duyguları, acizliği ve sıradanlığı üzerinden düşündürür. Peki ya yine Spielberg’in, Er Ryan’dan yıllar sonra, İngiliz yazar Michael Morpurgo’nun Birinci Dünya Savaşı sırasında geçen biyografik öyküsünden (1982) uyarladığı War Horse (Savaş Atı, 2011) filmi ne yapar?
Chris Pearson, akademik tarihçilerin yüzyıllar boyunca tarihyazımından hayvanları[5] dışlayarak, Spielberg’in ve edebiyatçıların çoktan gördüklerini görmekte geç kaldığını belirtir.[6] Fakat son yıllarda belirginleşen iki dönüşüm; animal turn ve biographic turn,[7] tarihyazımında alışılagelmiş bu boşlukları doldurmaya ve boşlukların kendisini bir tercih ve bakma rejimine dair sorun hâline getirmeye tâlip olmuştur. Her iki yönelim de tarihin merkezine hangi öznelerin yerleştirileceği, hangi deneyimlerin anlatılabilir kabul edileceği ve “önemli” olanın nasıl belirleneceği sorularını yeniden düşünmeye zorlamaktadır. Hayvan biyografisini, tam da bu iki dönüşümün kesişiminde ortaya çıkan özgül bir yazım pratiği olarak tanımlamak mümkündür.
Akademik alanda hayvanlara yönelik ilgi yeni değildir. Ancak son yıllarda hayvanların sıklıkla sembolik ya da araçsal figürler olarak sıkıştırıldığı geleneksel tarihyazımı pratikleri daha çok sorgulanır olmuş ve insan olmayan hayvanların tarihsel süreçlerin etkin unsurları olarak ele alınmasında belirgin bir nitelik değişimi yaşanmaya başlamıştır.[8] Animal turn, insan-merkezli bilgi rejimlerinin sorgulanmasıyla hayvanların tarihsel ve toplumsal aktörler olarak ciddiyetle ele alınmasını mümkün kılar.[9] Bu durum ahlaki, hukuki ve politik alanlarda da hayvanların statüsüne ilişkin yerleşik kabulleri sarsmaktadır. Biographic turn ise tarihin “büyük adamlar” ve makro yapılar üzerinden anlatılmasına yöneltilen eleştirilerle birlikte, tekil yaşam öykülerinin tarihsel bilgi üretimindeki epistemolojik değerini yeniden tesis etmiştir.[10] Tarihin “yukarıdan aşağıya” kurulan yapısal anlatı hiyerarşisini kırarak, “bireyden yukarıya doğru” uzanan alternatif bir yol açmıştır.[11] Bu iki dönüşümün kesişimi, hayvan biyografisinin teorik ve metodolojik zeminini oluşturur. Hayvan biyografisi her şeyden önce hayvanların bireyselliklerini, kişiliklerini, failliklerini ve her birinin kendine özgü bir varoluş biçimi olduğunu görünür kılma çabasıdır.[12] Fakat bu çaba, hayvanların iç dünyasını insanmerkezci bir yerden “okuma” niyetine dayanmaz. Onların dünyayla kurdukları ilişkilerin izlerini tarihsel ve kültürel bağlam içinde yeniden kurmaya ve bu bağlamları yeni bakış açısıyla -aşağıdan yukarı- yeniden yorumlamaya yönelir.
Bu makale, farklı dönemlerde, farklı coğrafyalarda yaşamış iki at biyografisi üzerinden farklı yazım pratiklerini ve taşıdıkları potansiyelleri inceleyecektir: Eric Baratay’ın yeniden yazdığı Warrior (1908–1941) ve Asu Aksoy’un kaleme aldığı Polat (2019-2023). Birinci örnek, hayvanın öznel dünyasını merkezine alan ve bu merkezi oldukça geniş tutan bir metodolojik müdahaleyi temsil ederken; ikinci örnek, hayvanın deneyimini dönemin siyasal ve toplumsal krizleriyle birlikte kurarak biyografik derinliği farklı bir düzlemde üretmektedir. Bu karşılaştırma, hayvan biyografisinin imkânlarını, sınırlarını, olasılıklarını ve etik-politik yüklerini düşünmeyi hedeflemektedir.
Kahramanlık Anlatısından Dizginleri Kurtarmaya Doğru: Warrior
Warrior, Britanya’nın I. Dünya Savaşı (1914-1918) hafızasında en çok yüceltilmiş savaş atlarından biridir. Büyük Savaş boyunca cephede hizmet etmiş, meslektaşı olan askerî atların büyük çoğunluğunun aksine ağır bir yara almadan savaştan çıkmıştır.[13] Warrior’ın kamusal şöhreti, büyük ölçüde sahibi olan John Edward Bernard Seely’ye (1868–1947) bağlıdır.[14] Seely, 1914 öncesinde parlamenter ve devlet müsteşarı olarak görev yapmış, Winston Churchill’in yakın çevresinde yer almış bir siyasetçidir. Savaş sırasında albay rütbesiyle müttefik ordular arasında irtibat subaylığı yapmış, ardından Kanada Süvari Tugayı’nın komutasını üstlenmiştir. Savaştan sonra siyasete geri dönmüş ve anılarını yayımlamıştır.
Bu anıların bir bölümü, 1934’te yayımlanan My Horse Warrior adlı kitapta Warrior’a adanmıştır.[15] Eser, I. Dünya Savaşı’nda hizmet etmiş hayvanlara ilişkin nadir biyografilerden biri olarak kabul edilir; hacmi ve ayrıntı düzeyi bakımından benzer örneklerin açık ara önündedir. Ancak bu niceliksel zenginlik, anlatının hayvanmerkezli olduğu anlamına gelmez. Aksine, Warrior bu biyografinin nadiren “gerçekten” merkezindedir. Çoğunlukla Seely’nin hayatını, askerî faaliyetlerini ve kahramanlıklarını betimleyen bir aracı unsur olarak kalır. Üstelik Seely’nin öyküyü birinci tekil şahısla aktarması, okuru doğrudan insan tarafına yerleştirir ve Warrior’ı anlatısal olarak erişilmesi güç bir konuma iter. Bunun yanı sıra Seely, atını da yoğun biçimde kahramanlaştırır. Onu gözü pek, yılmaz, neşeli ve istisnaî derecede insanîleştirilmiş bir figür olarak sunar. Böylece Warrior, hayvanın kendine özgü yaşamına dair bir biyografik özne olmaktan ziyade, insanmerkezli bir savaş ve kahramanlık anlatısının bir aracı hâline gelir.[16]

Görsel 1: “Almanların öldüremediği at”: Kraliçe Mary, Warrior ve Jack Seely ile birlikte, 1934. Kraliçe Warrior’a, Büyük Savaş’taki cesareti nedeniyle madalya takdim ediyor.[17]
Eric Baratay, Warrior’un biyografisini Seely’nin anlatısının içini boşaltmadan, onu içeriden yeniden kurarak yeniden yazar.[18] Baratay’ın hayvan biyografisi alanına yönelttiği temel eleştiri, insan anlatısının baskınlığının hayvanın yaşantısını arka plana itmesi ve hayvanın özne olarak görünürlüğünü gölgelemesidir. Bu nedenle Baratay, Warrior’un hikâyesini yalnızca Seely’nin anılarından hareketle değil; farklı arşivsel belgeler, askerî kayıtlar, diğer tanıklıklar ve özellikle at etolojisinin sunduğu bilgi çerçevesiyle yeniden inşa eder. Amaç, anlatının yönünü “Ben ve Warrior”dan “Warrior ve Onlar” biçimine çevirmektir.[19]
Bu müdahalenin en etkileyici yönlerinden biri, anlatıdaki sessizliklerin bilinçli olarak görünür kılınmasıdır. Baratay biyografinin başında yöntemine dair okuyucuya yönergeler verir. Dört kısa çizgi, Warrior’ın yaşamındaki dinginlik anlarını gösterecek; zamanın yavaşladığını imâ etmek üzere işlev görecektir. Böylelikle Baratay, Seely’nin metninde doğrudan anlatılmayan, hızla geçilen ya da tamamen yok sayılan anlara odaklanır, onları anlamlandırır: Warrior’un annesinden koparılışı, taşınma sürecindeki fiziksel ve duygusal yük, cepheye gidişin bedensel etkileri, yaralanmalar, korku tepkileri, iştah kayıpları, bitkinlik, sosyal ilişkiler. Baratay bu anları, geleneksel biyografide sıklıkla tercih edildiği gibi temkinle yaklaşılıp es geçilen boşluklar olarak konumlandırmaz. Tersine, hayvanın yaşantısının en yoğun izlerini taşıyan alanlar olarak kurar.
Baratay’ın müdahalesiyle Warrior’un hayatı, doğum anından itibaren hayvanmerkezli bir perspektifle açılır. 1908 baharında Wight Adası’nda doğan Warrior’un ilk dünyası, annesiyle kurduğu güçlü bağ etrafında şekillenir. Baratay burada at etolojisinden yararlanarak, kısrak ile tay arasındaki bağın atlar için yalnızca bakım ilişkisi olmadığını; duygusal düzenleme, güven, mekânsal öğrenme ve stres toleransı açısından belirleyici bir yapı olduğunu vurgular.[20] Warrior’un annesine olağandışı derecede bağlı olması, daha sonra yaşadığı ayrılıkların etkisini anlamak açısından kritik bir veridir. Warrior’un iğdiş edilme süreci de yine bu perspektifle ele alınır; bu operasyonun hayvanın bedeni ve davranışsal dengesi üzerindeki etkileri, dönemin veteriner uygulamaları ve kısıtlı imkânlar göz önünde bulundurularak değerlendirilir.[21]
1914’te eğitime gönderilmesi ve ardından cepheye taşınmasıyla Warrior’un yaşamında yeni bir perde açılır. Baratay, bu süreci askeri lojistiğin anonim diliyle değil, yine hayvanın bedeninde bıraktığı izler üzerinden okur: Taşıma sırasında yaşanan sarsıntılar, yabancı atlarla kapalı alanlarda bulunmanın yarattığı stres, sürekli değişen mekânlar, yüksek ses, titreşim, ışık patlamaları. Warrior’un cephede gösterdiği davranışların Seely tarafından “soğukkanlılık” ve “korkusuzluk” olarak yüceltilmesine karşılık Baratay, bu tepkileri yine etoloji yardımıyla anlamlandırmaya çalışır. Baratay, Warrior’un sosyal ilişkilerini de biyografinin ayrılmaz parçası olarak işler. Seyisi Thompson’la kurduğu bağ, Akbar ve Patrick gibi diğer atlarla geliştirdiği dostluklar, Binbaşı Brooke ile uyumu; bunlar hayvanın dünyasının insan anlatılarının arka planı olmadığını, kendi başına bir toplumsallık ürettiğini gösterir. Bu ilişkiler, savaşın yarattığı kopuşlara karşı hayvanın hayatta kalma stratejileri olarak okunur.[22]
Biyografi ilerledikçe Warrior’un bedeni yavaş yavaş savaşın yükünü taşımaya başlar. İştah kayıpları, bağırsak ağrıları, kas krampları, yorgunluk, topallık, yaralanmalar; Warrior’un deneyimlerine dair en ufak detay Baratay’da biyografinin temel omurgasını oluşturur. Biyografinin sonunda ise Warrior’un kaderi, hayvanı insanmerkezci konumdan kahramanlaştırarak ona gerçekten “bakma” imkânının önüne geçen çelişkiyi ortaya koyar. Savaşın en ağır safhalarından sağ çıkan, yıllar boyunca neredeyse büyülü bir simgeye dönüşen Warrior, 1941’de gıda kısıtlamaları nedeniyle açlığa sürüklenir ve ötenaziyle öldürülür.[23]
Warrior’dan Polat’a: Daralmalar ve Genişlemeler
Baratay’ın yazdığı biyografi, hem bir metodolojik eleştiridir hem de Warrior’un yaşamını, emeğini, korkularını, ilişkilerini görünür kılan bütünlüklü bir karşı-anlatıdır. Okuyucu Baratay’ı okuyarak, sadece biyografik öznenin nasıl yaşadığına değil, biyografi yazarının niyetine, etik konumuna ve “geleneksel” biyografinin “gerçek” biyografiye dönüşüm sürecine tanıklık eder ve Baratay’ın özellikle alan açtığı boşluklardan metne dâhil olur. Ne var ki Baratay’ın geleneksel alışkanlıklara güçlü bir kontrast oluşturan yazım tercihi, aynı zamanda belirli bir metodolojik bedeli de beraberinde getirir. Baratay, hayvanı tam anlamıyla özneleştirebilmek için, hayvanın merkezinde olmadığı sahneleri biyografinin dışına iter. Bu bilinçli daraltma, hayvanın deneyimini yoğunlaştırır; ancak dönemin politik, kültürel, toplumsal dokusunun biyografi içindeki dolaşımını sınırlayabilir. Hayvanın yaşantısı berraklaşırken, bu yaşantının içine gömülü olduğu tarihsel bağlam daha silik bir arka plana dönüşür. Dolayısıyla burada, hayvan biyografisi yazımının temel gerilimlerinden biri görünür hâle gelir: Hayvanın özneleşmesi ile bağlamın derinliği her zaman aynı ölçüde birlikte taşınamayabilir.[24]
Bu gerilim, hayvan biyografisine dair kuramsal tartışmalarla da örtüşür.[25] Hayvan biyografisi hayvanın bireyselliğini onurlandırmayı amaçlarken, kaçınılmaz olarak temsil, seçme, düzenleme ve dâhi dışarıda bırakma süreçlerine dayanır; bu da biyografiyi baştan sona kurucu bir pratik hâline getirir. Baratay’ın Warrior biyografisi hayvanın öznel dünyasını olağanüstü bir açıklıkla kurar; fakat tam da bu yoğunlaştırma, biyografiyi dar bir arka plana sıkıştırır. Bu noktada ortaya çıkan soru şudur: Hayvan biyografisi, hayvanın deneyimini merkezine alırken, dönemin dokusuyla nasıl bir denge kurabilir?
Bu soruya, Asu Aksoy’un Polat: Bir At, Komşu ve Bir Arkadaş adlı çalışmasını açarak bir yanıt arayabiliriz.[26]Aksoy’un biyografik yaklaşımı, hayvanın öznel deneyimini dışlamadan, dönemin tarihsel, siyasal ve toplumsal dokusunu anlatının kurucu unsuru olarak içerir. Polat, 2019 sonbaharında Heybeliada’da doğar. Henüz birkaç aylıkken, Aralık 2019’da Büyükada’da ortaya çıkan ruam salgınıyla birlikte hayatı belirleyici bir kırılma yaşar. Salgın gerekçesiyle Adalar’daki tüm atlar karantinaya, ahırlar polis gözetimine alınır. Sahiplerinin atlara erişimi engellenir; yüzlerce at kötü barınma, yetersiz beslenme ve tedavi eksikliği nedeniyle ölür.[27] Bu veterinerlik krizi, uzun yıllar boyunca görmezden gelinen fayton sisteminin yapısal çöküşünün de iyice görünür hâle gelmesine sebep olur.
Polat, bu ilk felaketi atlatır. Ruama yakalanmaz; sahiplerinin onu satmayı reddetmesi sayesinde ilk tahliye dalgasında Adalar’dan gönderilen yüzlerce at arasında yer almaz.[28] Ancak bu “hayatta kalma”, görece bir güvenlik anlamına gelmez. 2020’den itibaren faytonculuğun tamamen kaldırılması, hayvan hakları savunucularının uzun süredir dile getirdiği taleplerin siyasal karşılık bulması olarak sunulur. Kamuoyunda “atları kurtarma” söylemi hâkimdir; Saraçhane’de düzenlenen nöbetler, “Atlar özgürlüğe” sloganları ve medya kampanyaları, süreci bir kurtuluş anlatısına dönüştürür. Ne var ki Aksoy’un gösterdiği gibi, bu karar atlar için gerçek bir özgürleşmeden ziyade yine bir yerinden edilme sürecini başlatır. Yüzlerce at kamyonlara ve gemilere yüklenerek Adalar’dan çıkarılır; bir kısmı yolda ölür, bir kısmı gönderildikleri yerlerde bakımsızlık ve hastalık nedeniyle kısa sürede yaşamını yitirir. Böylece hayvan hakları söylemi, kamusal vicdanı rahatlatan bir perde işlevi görürken, atlar yeni bir belirsizlik alanına sürüklenir.[29]

Görsel 2:“Ahır Yıkılmasın” protestosundan bir an. Polat, arka tarafta en solda yer alıyor.[30]
Polat bu ikinci dalgayı da atlatır. 2020–2023 arasında Heybeliada’da kalır; adalıların çocuklarıyla büyür, bahçelerde dolaşır, komşuların gündelik yaşamına dâhil olur. Aksoy’un tanıklıkları, Polat’ın adada yalnızca bir “hayvan” değil, bir komşu ve arkadaş olarak algılandığını gösterir.[31] Ancak bu göreli sükûnet, 2023 sonbaharında belediyenin yeni müdahalesiyle sona erer. “Başıboş dolaştıkları” gerekçesiyle Polat ve birkaç at, Heybeliada’dan alınarak Büyükada’daki İSPARK ahırına taşınır.[32] Bu zorunlu yer değiştirme, Polat’ın yaşamındaki üçüncü büyük kopuşu oluşturur. Polat, yalnızca yedi gün sonra Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi’nde ölür. Resmî rapor ölüm nedenini sindirim sistemine giren yabancı cismin yarattığı tıkanma olarak kaydeder; ancak Polat’ın bedeninde görülen yaralar, tanıkların aktardığı acı ve ihmal koşulları, bu teknik açıklamanın ardında daha geniş bir yapısal şiddeti işaret eder.[33]
Asu Aksoy’un kaleme aldığı Polat’ın biyografisi, Baratay’ın yöntemlerinde olduğu kadar etolojik yaklaşımları içermez fakat Baratay’ın Warrior’da geliştirdiği hayvanmerkezli duyarlılıkla kesişir. Bunun yanı sıra hayvanın yaşantısını dönemin siyasal ve kurumsal bağlamından ayırmaz.[34] Polat’ın bedeni, korkuları, ilişkileri ve ölümü; belediyenin ve iktidarın yönetim pratikleri, hayvan hakları hareketinin söylemleri, yerel halkın tepkileri ve uzun yıllar boyunca çözümsüz bırakılmış fayton sisteminin birikmiş yükleriyle birlikte okunur. O’nun hikâyesi Türkiye’de hayvanların nasıl yönetildiğini, hayvan hakları söyleminin nasıl dolaşıma sokulduğunu ve kamusal kararların hayvan bedenleri üzerinde nasıl sonuçlar ürettiğini görünür kılar. Polat, hem yazılacak, bilinecek, hatırlanacak bir özne, hem de bir kent politikasının, bir etik tartışmanın ve bir yönetişim krizinin canlı tanığıdır. Böylece Aksoy, hayvan biyografisinin hayvan üzerinden bir dönemi düşünmek için nasıl güçlü bir araç olabileceğini gösterir.
Sonuç
Çalışma kapsamında incelenen at biyografileri, hayvan biyografisinin tekil bir yönteme indirgenemeyeceğini; her yaklaşımın hayvanın özneleşmesini farklı düzeylerde mümkün kıldığını göstermiştir. Aksoy’un Polat biyografisi, hayvanın yaşantısını tarihsel bağlamdan koparmadan, bu bağlamın içine yerleştirerek, hayvan bedeninin politik ve yönetsel süreçlerle nasıl kesiştiğini görünür kılar. Baratay’ın, hayvanın ne yaptığı, ne deneyimlediği ve dünyayla nasıl ilişkilendiği sorularını merkeze alan “yeni hayvan biyografisi” yaklaşımı ise öznelemenin sınırlarını olduğu kadar tarihçinin konumunu da dönüştürür: Tarihçi artık insanın değil, hayvanın yanına yerleşir. Bu konumlanma kaçınılmaz olarak kısmi, varsayımsal ve insanîdir; ancak bu sınırlılık, hayvan biyografisinin bilimsel değerini zayıflatmak yerine, onun etik ve eleştirel gücünü kurar.
Sonuç olarak hayvan biyografileri alışılagelmiş yazım sınırlarını dönüştüren özgül bir düşünme alanı açmaktadır. İnsanmerkezli tarih anlayışının doğal, kaçınılmaz ve evrensel olduğu varsayımını sarsarak, tarihin öznesi olarak kimin düşünülebilir olduğu sorusunu yeniden ve daha radikal bir düzlemde kurarlar. Böylece mesele, hayvanları tarihe “dâhil etmekten” ziyade, tarihin ne olduğu, nasıl kurulduğu ve hangi varsayımlar üzerine inşa edildiği sorusuna dönüşür.
REFERANSLAR:
[1]Cansu Asarkaya, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Kültürel Çalışmalar Yüksek Lisans Programı, cansu.asarkaya@hotmail.com.
[2] David Gary Shaw, “The Torturer’s Horse: Agency and Animals in History”, History and Theory 52 (Aralık 2013): 150.
[3] Elaine Walker, Horse (London: Reaktion Books, 2012), 133–134.
[4] Peter Atkins, “The Urban Blood and Guts Economy”, in Animal Cities: Beastly Urban Histories, der. Peter Atkins (London: Routledge, 2012), 78–79.
[5] Bu çalışma boyunca “hayvan” ifadesi, metnin kolay okunabilirliğini ve kavramsal sürekliliğini sağlamak amacıyla “insan olmayan hayvan” kavramı yerine kullanılacaktır.
[6] Chris Pearson, “Dogs, History, and Agency”, History and Theory 52 (Aralık 2013): 129–130.
[7] Animal turn ve biographic turn kavramlarının; hayvan dönemeci, biyografik dönemeç veya hayvan odaklı yönelim, biyografik yönelim gibi kullanımları vardır. Fakat bu makalede bilinçli olarak literatürdeki kullanımlardan biri tercih edilmemiştir.
[8] Harriet Ritvo, “On the Animal Turn,” Daedalus 136, no. 4 (2007): 119.
[9] Deniz Dölek-Sever, “Osmanlı ve Türkiye Geçmişine Hayvan Tarihi Perspektifinden Bakmak”, Reflektif 5, no. 2 (2024): 243.
[10] Michael Rustin, “Reflections on the Biographical Turn in Social Science”, içerisinde The Turn to Biographical Methods in Social Science: Comparative Issues and Examples, der. Prue Chamberlayne, Joanna Bornat ve Tom Wengraf (London: Routledge, 2000), 46-48.
[11] Rustin, “Reflections on the Biographical Turn”, 45.
[12] Helmut Krebber and Brett Mizelle Roscher, “Introduction: Biographies of Animals”, içinde Biographies of Animals: Writing Animal Lives, der. Helmut Krebber and Brett Mizelle Roscher (Bielefeld: Transcript Verlag, 2020), 2.
[14] Seely, 1918’den sonra Lord Mottistone unvanıyla ve bugün Jack Seely olarak bilinmektedir. Éric Baratay, Animal Biographies, 35.
[15] Jack Seely, Warrior: The Amazing Story of a Real War Horse (London: Racing Post Books, 2011).
[16] Baratay, Animal Biographies, 35
[17] https://www.dailymail.co.uk/news/article-2740734/Warrior-First-World-War-horse-Germans-couldn-t-kill-posthumously-awarded-medal-animal-gallantry.html
[18] Baratay, Animal Biographies, 37-51
[19] Baratay, Animal Biographies, 36
[20] Baratay, Animal Biographies, 38
[21] Baratay, Animal Biographies, 39-40
[22] Baratay, Animal Biographies, 41-47
[23] Baratay, Animal Biographies, 46-51
[24] İddiam hayvanın biyografik anlatısına tarihsel ve kültürel bağlamın eşlik etmesi gibi bir zorunluluk değildir. Niyetim hayvan biyografilerin kapsayıcılığı, etki alanı ve yöntemlerine dair düşünme alanı açmaktır.
[25] Krebber ve Roscher, Pierre Bourdieu’nün “biyografi yanılsaması” üzerine ünlü değerlendirmesine de atıfta bulunarak biyografinin doğasının hâlâ belirlenmemiş olduğuna dair bir hatırlatmaya ihtiyaç duyarlar. Bu durumu hayvanları biyografik çerçevelerin içine dâhil etmeye yönelik hem bir davet hem de bir uyarı olarak değerlendirirler. Hayvanları biyografik özne olarak konumlandırma çabasına içkin soruları ve gerilimleri tartışırlar. André Krebber and Mieke Roscher, “Introduction: Biographies, Animals and Individuality,” içinde Animal Biography: Re-framing Animal Lives, der. André Krebber and Mieke Roscher (Cham: Springer, 2018), 2–3, 8-9.
[26] Asu Aksoy, “Polat: Bir At, Komşu ve Bir Arkadaş,” Reflektif Sosyal Bilimler Dergisi 5, no. 2 (2024): 415–434, https://doi.org/10.47613/reflektif.2024.169.
[27] Aksoy, “Polat,” 415.
[28] Aksoy, “Polat,” 418.
[29] Aksoy, “Polat,” 418-420.
[30] Aksoy, “Polat,” 424.
[31] Aksoy, “Polat,” 422-426.
[32] Aksoy, “Polat,” 428.
[33] Aksoy, “Polat,” 429.
[34] Tabii ki burada Polat’ın yaşadığı dönem ile ilgili tarihsel yakınlıktan kaynaklanan arşivsel avantajları da düşünmek gerekir. Bir kez daha yinelemek isterim ki niyetim Baratay’ın yöntemlerini eksik ya da özcü bir alana sıkıştırmak değildir. Farklı hayvan biyografisi yazımlarının; biyografinin öznesi, yazarı, okuru ve etkileri üzerinde düşünme alanına taşımaktır.
© Hayvanât, 2026. Tüm hakları saklıdır. Bu metin izin olmadan çoğaltılamaz, yayımlanamaz veya paylaşılamaz. Akademik alıntılar kaynak gösterilerek yapılabilir
Asarkaya, Cansu. “Hayvan Biyografileri: Sınırlar, Olasılıklar ve Potansiyeller.” Yayınlanmamış çalışma metni, 2026. Hayvanât web sitesi: hayvanat.bilgi.org.tr.



