Animals On the Move Kitabı Yazarları, Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde Gerçekleşen Panelde Konuştu…
- Tahsin Aladağ

- 3 Haz
- 5 dakikada okunur
Koç Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanan Animals On The Move: Tracing Livestock in the Ottoman Empire from Farm to Table to Waste kitabını merkeze alan panel, Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde (ANAMED) gerçekleşti.
Kitabın editörlerinin ve yazarlarının katıldığı panelde yedi konuşmacı sırayla kitaptaki bölümlerinde yürüttükleri tartışmaları dinleyicilerle paylaştılar. Osmanlı tarihyazımında hayvanların yerini tartışmaya açan ve insan-merkezli tarih yazımının sınırlarını aşmaya yönelen yazarlar, Geç Dönem Osmanlı tarihini çeşitli açılardan hayvan-insan ilişkileri (özellikle çiftlik hayvanları) üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor.

ANAMED’deki panelde açılış konuşmasını yapmak üzere ilk sözü kitabın editörlerinden Can Nacar aldı. Kitabın Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun 19.yüzyılına odaklandığını belirten Nacar, tarihi yapanların yalnızca insanlar olmadığını ve insan-dışı aktörlerin her tarihsel dönemin oluşmasında katkıları olduğunu vurguladı ve insan-dışı aktörlere odaklanmayı hedefleyen Animals On The Move kitabının iç içe geçmiş farklı hayatların izini sürmeye çalıştığını belirtti.
İlk konuşmacı olarak sözü alan İrfan Kokdaş, 1845 Orta Anadolu kuraklığı üzerinden kuraklıkla hayvan varlığı arasındaki ilişkiye değindi. Hayvan hastalıklarının kuraklıktan önce başladığını ve bunun kuraklığın kıtlığa dönüşmesinde rol oynadığını belirten Kokdaş, sığır vebasının dönemin hükümetinin hayvancılığa yönelik politikalarında ve imparatorluğun ticaret ağlarında nasıl ele alındığının üzerinde durdu. Konuşmasını üç temel eksen üzerine oturtan Kokdaş, öncelikle Osmanlı İmparatorluğu'nda hayvan hareketliliğinin dinamiklerinden söz etti. Sığır vebasının ilk önce Tuna Nehri dolaylarını vurduğunu ve oradan hayvan hareketliliğiyle beraber İstanbul’dan Yozgat’a kadar yayıldığını belirten Kokdaş, bu dönemdeki büyükbaş ticaret ağlarının tamamen bilinmemesine rağmen hayvan hareketliliğinin salgının yayılmasında ve kuraklığın kıtlığa dönüşmesinde belirleyici olduğunu vurguladı. Konuşmasının devamında ise kuraklıkla hayvanların ilişkisine değinen Kokdaş, endemik bölgelere ve Anadolu’da üreyen hayvan hastalıklarına vurgu yaptı. Kuraklığın düzenli ve alışıldık bir olgu olduğunu belirten Kokdaş, kıtlığın ortaya çıkmasında Anadolu’da baş gösteren salgınların rolüne değindi. Son olarak Osmanlı idarecilerinin yaklaşımlarından söz eden konuşmacı, İstanbul’un ciddi anlamda meseleden haberdar olduğunu ve Tanzimat reformlarından önce de veterinerlik kurumunun oluşmaya başladığını vurguladı. Dönemin salgına yönelik politikalarının belirlenmesinde rol oynayan farklı aktörlere de değinen Kokdaş, karantinaya karşı çıkan hayvan tüccarı lobisinden ve merkez-çevre çatışmasının odağında yer alan hayvan hareketliliğinin sınırlandırılması meselesinden söz etti. Konuşmasını, salgınlar etrafında şekillenen bu karmaşık insan-hayvan-ekonomi ilişkilerinin Tanzimat dönemi siyasetini, devlet-toplum ilişkilerini ve taşra yönetimini yeniden düşünmek için önemli bir perspektif sunduğunu vurgulayarak tamamladı.
Kokdaş’ın konuşmasının devamında sözü kitabın ikinci bölümünün yazarı Anıl Aşkın aldı. Konuşmasına Merinos koyunlarının ilginç küresel hikâyesini ve İspanyol tekelinin kırılmasıyla koyunların nasıl ele geçirildiklerini anlatarak başlayan Aşkın, Merinos koyunlarının varlığının Sanayi Devrimi’nde oynadıkları vazgeçilmez role değindi. Aşkın, devamında koyunların Osmanlı Devleti tarafından Feshane ve askeri tekstil sektörleri için ithal edildiklerinden söz ederek, Merinos koyunlarının bilinenin aksine ilk kez 1839’da değil 1833 tarihinde Osmanlı topraklarına geldiklerine değinerek koyunların ithalini askeri reformlara, Balkanlardaki endişelere ve finansal belirsizliklere bağladı. Merinos koyunlarının sermaye birikimiyle ilişkisi üzerinden bu izi sürmenin, dönemin siyasi, iktisadi ve askeri panoramasını yeniden düşünmeye olanak tanıdığından söz etti.

Panelin ilerleyen bölümünde sözü alan Fatma Melek Arıkan, Geç Osmanlı Dönemi’nde sermaye birikimini çiftlik olgusu üzerinden ele aldığı çalışmasından bahsetti. Kuzeybatı Anadolu’daki mera çatışmaları üzerinde durduğu konuşmasında, Mihaliç’teki Çamandıra Çiftliği’nin meralara doğru genişlemesi üzerinden, ortak kullanım alanı olan meraların nasıl çiftliğe eklenerek özel mülkiyete katıldığından bahsetti. Mihaliç hakkındaki genel bilgileri paylaşan konuşmacı, devamında toprak mülkiyetinin özelleştirilmesi üzerinden hayvancılığın dinamiklerini bir ticari faaliyet olarak açıkladı. 1870’lerde Çamandıra Çiftliği’nin Çamandıra merasını yutması üzerinden somutlaştırdığı bu çatışmanın taraflarından olan köylülerin nasıl afetler tarafından zayıflatıldığına ve bunun özelleştirmenin önünü açtığına değinen Arıkan, Tanzimat döneminin liberalleşme politikalarının mümkün kıldığı mülksüzleştirmeyi gözler önüne serdi. Yolsuzluk ve rüşvet politikaları üzerinden İkinci Abdülhamid rejimine eklemlenen çiftliğin karşısında bulunun kasabanın ise emlâk-ı hümâyûn ile geliştirdiği ittifak ile bu çatışmanın diğer tarafını oluşturduğundan söz eden Arıkan, yasal mücadelenin, direnişlerin ve isyanların sahnesi olan mera mücadelelerinin salt ekonomik birer olgu olarak okunamayacağını ve hukuk, siyaset ve kamusal adalet düzlemlerin de değerlendirilmeleri gerektiğini vurguladı. Yerel hareketlerin “baştan kaybetmeye mahkûm” olmadığını belirten Arıkan, farklı direniş biçimlerinin tarih boyunca mümkün olduğunu ifade etti.
Bir sonraki konuşmacı olarak söz alan Yener Koç, Doğu Anadolu-Mısır-Kuzey Irak hattında koyun ticaretini 1860’lardan Birinci Dünya Savaşı’na uzanan geniş bir çerçevede değerlendirdi. Canlı ekonomik ilişkilerin önemli bir aktörü olmanın yanı sıra yağma gibi ciddi riskler de barındıran koyun ticareti ağının, güney kentlerinin artan et ihtiyacını karşılamak için büyüyen bir ekonomik ağ olduğundan söz ederek konuşmasına başladı. Güneydeki (Şam, Beyrut, Mısır) nüfus arttıkça et talebinin de arttığına değinen Koç, bölgedeki büyük çaplı hayvan hastalıklarıyla azalan hayvan nüfusuna karşın artan insan nüfusunun bu talebin artmasında belirleyici faktörler olduğuna değinip, Mısır ve Suriye’de hayvancılığın, yükselen ticari tarım ve “cash crop” mekanizmalarının da etkisiyle nasıl ikinci plana çekildiğini açıklayarak dışa bağımlılığının yükseldiğinden söz etti. Ticaret hacminin büyümesinde etkili diğer faktörler olarak da devlet politikasındaki köklü dönüşümleri, piyasa denetiminin kaldırılmasını ve güneyde iaşe ekonomisinin artık domine eden bir güç olmamasını vurguladı.
Panelin devamında ise Yonca Köksal, Geç Osmanlı İmparatorluğu döneminde hayvan refahına yönelik politikalardan söz etti. Osmanlı Devleti’nin hayvancılık politikasına yoğunlaştığından bahsederek başlayan Köksal, Rumeli’den gelen hayvan sayısındaki düşüşten, nüfusun artan et ihtiyacından ve ticari tarımın gelişmesiyle artan çift hayvanları gereksiniminden söz ederek, geliştirilen politikaların hayvan odaklı değil, insan ve ticaret odaklı bir karakter taşıdığını vurguladı. Bu politikaları hayvan hastalıkları, hayvan hırsızlığını önleme ve ırk ıslahı olmak üzere üç başlıkta ele alan Köksal, hayvan hastalığı salgınlarının ciddi ticari sorunlar beraberinde getirdiğinden söz ederek sığır vebası ile mücadelenin önemini vurguladı. Hayvan sağlığı nizamnamesinden yola çıkarak veterinerliğin önce askeri, sonra sivil bir kurum olarak gelişimini açıklayan konuşmacı, ordu veterinerliğinin salgın döneminde sivil görevlendirmelerde de kullanıldığına değindi, ancak veterinerliğin çoğu zaman altyapı sorunları yüzünden kısıtlı bir etkiye sahip olduğunu ifade etti. İzolasyon yönteminin bile çoğu zaman uygulamada başarısız olduğuna değinen Köksal, sığır vebası aşısının bulunmasına rağmen yine altyapı sorunları nedeniyle uygulanamadığını belirtti. Bu dönemde hayvan hırsızlığının ticaret yollarında gelişen bir diğer önemli sorun olarak boy gösterdiğini söyledi. Her dönemde var olan hayvan hırsızlığının özellikle Kırım Savaşı’nın ertesinde ivmelendiğini ve çetelerin elinde kâr politikası haline geldiğini söyledi. Hayvan hırsızlığının bir sonucu olarak fiyatların yükseldiğinden söz eden Köksal, devletin bu dönemde hırsızlığa karşı ciddi nizamnameler yayınladığına değindi. Değişen satış ve ceza politikalarının uygulamada yetersiz kaldığına ve sorunları engellemediğine vurgu yapan konuşmacı, İstanbul’da artan et ihtiyacı üzerinden verimliliği artırmak için devlet öncülüğünde yürütülen ırk ıslahı politikalarından söz etti. Genel olarak ticari etkenlerin belirleyici olduğuna değinen Köksal, dönemin anlaşılmasının genel olarak yukarıdan aşağıya gerçekleşen bir hikâye olmasına karşın özel müteşebbislerin kilit bir rol oynadığını vurguladı.
Panelin devamında Can Nacar, kendi çalışmasından söz etmek için tekrar söz aldı ve İstanbul’da şiddet üreten mekânlar olarak salhaneler üzerine yaptığı çalışmayı anlattı. Konuşmasına salhanelere gelen hayvanların serüvenini konu ederek başlayan Nacar, bu hayvanların kentsel mekânda görünürlükleri üzerine durdu. İstanbul’a gelen yolda kaybettikleri kiloları kentin çayırlıklarında beslenerek geri kazanan hayvanların, devamında ise kent merkezlerindeki salhanelere getirildiklerini anlatarak bu görünürlüğü gözler önüne serdi. Dönemin dilekçelerinden yola çıkarak, hayvanların ölürken ortaya çıkardıkları seslerin, kokuların ve atıkların hayvanlara dönük şiddetin kent yaşamının görünür bir parçası hâline nasıl geldiğine değindi. Konuşmasının devamında ise salhanelerin ürettikleri atıkların kamu sağlığına yönelik endişeleri doğuran birer etken olduğundan bahseden Nacar, bu tehdit ortamında modernleşen Osmanlı Devleti’nin salhanelere müdahale etme çabasından söz etti. Yüzlerce salhanenin kapatılıp modern mezbahaların açılmasına dair sürecin kasapların, tüccarların ve salhanelerin direnciyle karşılaşan çatışmalı tarihinden de bahseden konuşmacı, söz konusu müdahalelerin sermaye katları arasında örgütlenen mücadelelerin ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında kırılmasıyla tamamlanabildiğini vurguladı.

Son konuşmayı yapmak üzere söz alan Onat Ozan Ata ise yine benzer bir izlek üzerinden, kentte yaşayan ve ölen, kaldırılması zahmetli bir iş olarak algılanan hayvan bedenlerinin varlığına dikkat çekti. Atıkları gündelik yaşamın yaygın bir parçası olan ölü hayvan bedenlerinin akıbetini anlattığı konuşmasında Ata, değişen sağlık anlayışları, şehir planlaması ve kapitalist ilişkiler ekseninde dönüşen pratiklerden söz etti. Kent içi hayvansal atıkların çöp muamelesi gördüğüne değinerek devam eden konuşmacı, hayvan bedenlerinin kentsel atık olarak denize dökülmesinde bu atıkların İstanbul ahalisinin sağlık kaygılarında oynadığı rolün etkisine değindi. Yeni gelişen hastalık teorilerinin de etkili olduğu bu süreçte, devlet kapasitesinin parçalı ve kısıtlı rolüne değinen konuşmacı, kent yaşamında modernleşmeyle dönüşen hayvan bedeni algısının rolünü vurgulayarak konuşmasını sonlandırdı.
Panelin ardından gerçekleşen soru-cevap bölümünde hayvan failliğine ve tarihyazımına dair tartışmaların ardından oturum sona erdi. Osmanlı tarihyazımı literatürüne özgün ve gerekli bir katkı olarak hem panel hem de Animals on the Move hayvan failliğini ve insan-dışı aktörlerin tarihteki yerini tekrar düşünmek için yeni kapılar araladı.



